15 Eylül 2013 Pazar

KARABASAN

İnce kemikli ayaklarım yorganın dışına çıkıyor olmalıydı. Soluğumu tutuyor, yandaki odadan, sofadan taşıp gelen, ince bir çizgi gibi biçimlendirdiğim sesleri dinliyor, bu seslerin kaynağını bulmaya zorluyordum kendimi. “Biri mi girdi? Bir yabancı? Benden başka kimse yoktu— yok muydu?” Kaynağı belirsiz bu bir yığın ses-vızıltı kulak zarımı yırtarcasına çınlıyordu. Sessizliğin sesi bu, diye düşündüm. Birden dışarda bir çatırtı oldu. “Çamaşır sepeti. Boş. Karım kapının önüne bırakmıştı. Kurumuş.”
“Yoksa fareler mi—
tiksinç?”
Bedenimin sağ yanı olduğu gibi, baştan aşağı ağrımaya başlamıştı. Sırtüstü dönmek istedim. Dönemedim.
Korku: “Beni gözlüyorsa şimdi?”
Soru: “Kim?”
Cevaplayamadım. “Kim?” Cevap yok. Duvarlar? Tavan? Boşluk? Hava? Boşluk? Belki.
Uyumayı denedim. Daha önce de böylesi anlar yaşamıştım. Bu korkuların, görüntülerin, soruların, cevapsızlıkların arasından uyku, kara bir rahatlıkla çökerdi. Uyanıp gözlerimi açtığımda gün ışımış, tüm gizler çekilmiş olurdu. O anda evde korkacak bir şey olmadığını görürdüm. Sofayı geçer...
“Off, çişim geldi, kasıklarım...”
Oluk oluk akan sesler uykumu açıyor, gelecek rahatlığı örterek, ötelere iterek, akıntısına almak (beni) bu tedirginlikte zamansız, yersiz hiçbir yerlere doğru sürüklemek istiyordu. Birden, bu sesleri benden başka çıkaracak bir varlık olmadığını düşündüm. Ben. Ben? Benim canlı varlığım? Ve döşeme tahtalarına yürüyen suyun akışının sesi, kıymıklara değin.
“Bu hep böyle sürecek. Hep bu, kaynaksız sesler. Hep benim burdaki sesim. Ve başka bir yerdeki. Yalnız oldukça. Herkeslerle oldukça.”
Evlenmeyi düşünmüştüm. Yalnızlığın karşısındaki eksikliğimi böylece (evlenerek) yenmeyi. O zaman bu seslerin bir daha beni tedirgin etmeyeceğini, tahtalara yürüyen suların çekileceğini, rahatlayacağımı düşlemiştim. Ama fareler gitmezdi ki. Evin kıyısına, bucağına, en karanlık köşelere kurmuşlardı yuvalarını bir kez. Yavrulayıp duruyorlardı her gün, her hafta, her ay, her dokuz ay. Evlenince, onlarla korkunç bir savaşa giriştim. Hepsini gaza bulayıp yaktım, işkenceyle öldürdüm. Tedirgin edici hiçbir şey bırakmamak gerek, diye düşünüyordum. Bu ev iki kişiye bol bol yeterdi. Evleri eşya ile (sandalyelerle, masalarla, kilimlerle, kitaplarla, kitap raflarıyla, yataklar ve yorganlarla ve perdeler ve divanlarla ve mutfak  takım taklavatıyla) doldurmak, odaların içersini gezilmez duruma getirmek, budalalıktan başka bir şey değildi. Böyle düşünüyordum.

Sırtüstü dönebildim. Bu beni belirsiz bir rahatlığa kavuşturdu. Gecenin en büyük serüveni buydu işte: Sırtüstü dönmek. Belirsiz bir rahatlığa kavuşmak. Bundan sonsuz bir kıvanç duydum.

Evet, öyle düşünüyordum: tek çıkar yol evlenmek. Daha çok bu evde benimle yaşayacak birini bulmak. Kim olsa olabilirdi bu: A., B., C., bir erkek,  bir dişi, bir hünsa, kim olsa... salt geceleyin sıcaklığını duyabileceğim, suratımda ılık soluğunu, soluğunda diriliğini, diriliğinde... Bulmuştum da. Bir süre sesler yitti. Dün çamaşırları yıkarken baktığımda onu tiksinç bir yaratık olarak gördüm. Bir düşman. Daha önce beni tedirgin eden, bunu bir süre gizleyen. Gördüm. Bütün her şeyi: leğenin başına oturmuş, bacakları (taa orasına değin kıllı ve kalın) açılmış, çamaşırları yıkarken. Evet gördüm onun da o tiksinç farelerden başka biri olmadığını.

Döşemenin tahtalarına yürüyen su köklendirmiş, filizlendirmeye başlamıştı onları. Bir korunun serin havasını duyuyordum bedenimin sıcaklığı üstünde dalga dalga. Yalnızlığımın üstünde.
O yalnız bedenimin yüzünün ortasındaki o kocaman yassı burnun üstünde soluk almamı önleyen bir canlının ağırlığını duydum.
“O?
Geri mi döndü?
Sıcaklığıma
bedenimin
kayacak mı birazdan
gene?”     
Pis bir kokusu vardı. Suratımdaki basınç gittikçe artıyor, boynumdan aşağılara (İşte! İşte!) kaymaya çalışıyordu. Tüyleri ipekçene yumuşak, uyarıcı.
“Öpmek mi istiyor gene beni?
Bir kedi mi yoksa?
Nerden gelmiş?
Çocukluğumdaki gibi pis
tiksindirici.”
Bütün gücümü toplayıp üstümden atmaya çalıştım. Ellerimi kımıldatamıyordum. Hiçbir üyemi. Uyku yavaş yavaş çökmeye başlamıştı, (sanıyorum) gitgide giriyordum karanlığa; duygusuz. O bomboş.

İlkin horozların, sonra işine koşan insanların sesi doldurdu ortalığı. Gün çoktan ışımış olmalıydı.
“Kurtuldum
gün ışıyıp insanlar çıkınca...”

Sandalyenin üstündeki pantolonumu aldım. Yattığım yerde, bacaklarımı havaya kaldırıp giydim. Yüzümü yıkamak için dışarı çıktım. Evin kedisi helânın kapısı önünde devrilmiş yatıyordu. Ayağımla iteledim. Sırtüstü devrildi. Gözleri bile açılmadı. Çevreye pis bir ölü kokusu yayıyordu. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder