KARABASAN
İnce kemikli ayaklarım
yorganın dışına çıkıyor olmalıydı. Soluğumu tutuyor, yandaki odadan, sofadan
taşıp gelen, ince bir çizgi gibi biçimlendirdiğim sesleri dinliyor, bu seslerin
kaynağını bulmaya zorluyordum kendimi. “Biri mi girdi? Bir yabancı? Benden
başka kimse yoktu— yok muydu?” Kaynağı belirsiz bu bir yığın ses-vızıltı kulak
zarımı yırtarcasına çınlıyordu. Sessizliğin sesi bu, diye düşündüm. Birden
dışarda bir çatırtı oldu. “Çamaşır sepeti. Boş. Karım kapının önüne bırakmıştı.
Kurumuş.”
“Yoksa fareler mi—
tiksinç?”
Bedenimin sağ yanı olduğu gibi,
baştan aşağı ağrımaya başlamıştı. Sırtüstü dönmek istedim. Dönemedim.
Korku: “Beni gözlüyorsa
şimdi?”
Soru: “Kim?”
Cevaplayamadım. “Kim?” Cevap
yok. Duvarlar? Tavan? Boşluk? Hava? Boşluk? Belki.
Uyumayı denedim. Daha önce de
böylesi anlar yaşamıştım. Bu korkuların, görüntülerin, soruların,
cevapsızlıkların arasından uyku, kara bir rahatlıkla çökerdi. Uyanıp gözlerimi
açtığımda gün ışımış, tüm gizler çekilmiş olurdu. O anda evde korkacak bir şey
olmadığını görürdüm. Sofayı geçer...
“Off, çişim geldi, kasıklarım...”
Oluk oluk akan sesler uykumu
açıyor, gelecek rahatlığı örterek, ötelere iterek, akıntısına almak (beni) bu
tedirginlikte zamansız, yersiz hiçbir yerlere doğru sürüklemek istiyordu.
Birden, bu sesleri benden başka çıkaracak bir varlık olmadığını düşündüm. Ben.
Ben? Benim canlı varlığım? Ve döşeme tahtalarına yürüyen suyun akışının sesi,
kıymıklara değin.
“Bu hep böyle sürecek. Hep bu,
kaynaksız sesler. Hep benim burdaki sesim. Ve başka bir yerdeki. Yalnız
oldukça. Herkeslerle oldukça.”
Evlenmeyi düşünmüştüm.
Yalnızlığın karşısındaki eksikliğimi böylece (evlenerek) yenmeyi. O zaman bu
seslerin bir daha beni tedirgin etmeyeceğini, tahtalara yürüyen suların
çekileceğini, rahatlayacağımı düşlemiştim. Ama fareler gitmezdi ki. Evin
kıyısına, bucağına, en karanlık köşelere kurmuşlardı yuvalarını bir kez.
Yavrulayıp duruyorlardı her gün, her hafta, her ay, her dokuz ay. Evlenince,
onlarla korkunç bir savaşa giriştim. Hepsini gaza bulayıp yaktım, işkenceyle
öldürdüm. Tedirgin edici hiçbir şey bırakmamak gerek, diye düşünüyordum. Bu ev
iki kişiye bol bol yeterdi. Evleri eşya ile (sandalyelerle, masalarla,
kilimlerle, kitaplarla, kitap raflarıyla, yataklar ve yorganlarla ve perdeler
ve divanlarla ve mutfak takım taklavatıyla)
doldurmak, odaların içersini gezilmez duruma getirmek, budalalıktan başka bir
şey değildi. Böyle düşünüyordum.
Sırtüstü dönebildim. Bu beni
belirsiz bir rahatlığa kavuşturdu. Gecenin en büyük serüveni buydu işte:
Sırtüstü dönmek. Belirsiz bir rahatlığa kavuşmak. Bundan sonsuz bir kıvanç
duydum.
Evet, öyle düşünüyordum: tek
çıkar yol evlenmek. Daha çok bu evde benimle yaşayacak birini bulmak. Kim olsa
olabilirdi bu: A., B., C., bir erkek,
bir dişi, bir hünsa, kim olsa... salt geceleyin sıcaklığını duyabileceğim,
suratımda ılık soluğunu, soluğunda diriliğini, diriliğinde... Bulmuştum da. Bir
süre sesler yitti. Dün çamaşırları yıkarken baktığımda onu tiksinç bir yaratık
olarak gördüm. Bir düşman. Daha önce beni tedirgin eden, bunu bir süre
gizleyen. Gördüm. Bütün her şeyi: leğenin başına oturmuş, bacakları (taa
orasına değin kıllı ve kalın) açılmış, çamaşırları yıkarken. Evet gördüm onun
da o tiksinç farelerden başka biri olmadığını.
Döşemenin tahtalarına yürüyen
su köklendirmiş, filizlendirmeye başlamıştı onları. Bir korunun serin havasını
duyuyordum bedenimin sıcaklığı üstünde dalga dalga. Yalnızlığımın üstünde.
O yalnız bedenimin yüzünün
ortasındaki o kocaman yassı burnun üstünde soluk almamı önleyen bir canlının
ağırlığını duydum.
“O?
Geri mi döndü?
Sıcaklığıma
bedenimin
kayacak mı birazdan
gene?”
Pis bir kokusu vardı.
Suratımdaki basınç gittikçe artıyor, boynumdan aşağılara (İşte! İşte!) kaymaya
çalışıyordu. Tüyleri ipekçene yumuşak, uyarıcı.
“Öpmek mi istiyor gene beni?
Bir kedi mi yoksa?
Nerden gelmiş?
Çocukluğumdaki gibi pis
tiksindirici.”
Bütün gücümü toplayıp üstümden
atmaya çalıştım. Ellerimi kımıldatamıyordum. Hiçbir üyemi. Uyku yavaş yavaş
çökmeye başlamıştı, (sanıyorum) gitgide giriyordum karanlığa; duygusuz. O
bomboş.
İlkin horozların, sonra işine
koşan insanların sesi doldurdu ortalığı. Gün çoktan ışımış olmalıydı.
“Kurtuldum
gün ışıyıp insanlar
çıkınca...”
Sandalyenin üstündeki
pantolonumu aldım. Yattığım yerde, bacaklarımı havaya kaldırıp giydim. Yüzümü
yıkamak için dışarı çıktım. Evin kedisi helânın kapısı önünde devrilmiş
yatıyordu. Ayağımla iteledim. Sırtüstü devrildi. Gözleri bile açılmadı. Çevreye
pis bir ölü kokusu yayıyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder