MODERN TÜRK ROMANI
Modern bir
Türk romanı sizce nasıl olmalıdır? Örnekler çerçevesinde geçmişin eleştirisini,
şimdiki durumu, geleceğe bakışı irdeler misiniz?
Çağdaş Türk romanının nasıl bir görünüşü olacağını ya da olması gerektiğini
bilmiyorum. Bildiğim bir şey var: içinde yaşadığımız olaylar, toplumumuza,
insanımıza çok daha başka bir perspektiften bakmamızı gerektiriyor. Özellikle
romancılarımızın. Özellikle, diyorum, çünkü romanın, şiirden, öyküden, oyundan
farklı, önemli bir özelliği olduğuna inanıyorum. Roman yazınsal tüm
olanaklardan yararlanabileceği gibi, tarihten, iktisattan, toplumbilimden,
ruhbilimden vb. de yararlanabilir.
Beş yüz yıllık bir roman geçmişimiz olsaydı, bugün olup bitenleri daha
kolaylıkla anlayabilirdik sanıyorum. (Bir yabancı olarak Dostoyevski’yi,
Turganyev’i, Tolstoy’u, Çehov’u okuduğumda, yalnız 19. yüzyıl Rusya'sını değil,
devrim sonrası Rusya’yı da daha iyi anlıyorum.) Giderek, köklü bir roman
geleneğimiz olsaydı, bugün olup bitenler daha değişik biçimlerde olurdu
diyeceğim. Daha iyi ya da daha kötü diyemiyorum. Ama mutlak, daha değişik bir
biçimde. “Kahvede oturuyorduk. Canımız
sıkılıyordu. Çıkıp birini öldürelim, dedik”. Bir gencin, birkaç hafta önce
gazetelerde yer alan bu soğukkanlı itirafını okuyan, Maraş’ta çoluk çocuğa,
gebe kadınlara uzanan kitle katliamını gören, duyan, yaşayan bir romancının,
içinde yaşadığımız gerçekleri anlamaya çalışırken, hazır reçetelerden kaçınması
gerekecektir. Önünde sonunda, insana, Türk insanına, yönelmemiz gerekiyor. Uzun
bir konu. Uzun, ama sanırım, bir romancı için en önemli konu. Ama
soruşturmanızın sınırlarını aşmayayım.
Sorunuza dönüyorum. Yüz yıllık bir geçmişi olan Türk romanı, şiir alanında
olduğu gibi dünya çapında büyük bir roman ortaya koymamıştır. (Bizim büyük
romanlarımız gerek konuları, gerek “teknikleriyle” bizi ilgilendiren bizim
“çapımızda” romanlardır.)
Halit Ziya’yı, Yakup Kadri’yi, Halide Edip’i, giderek Ahmet Hamdi’yi bir
yabancı dile çevirin. O dilin okuyucusuna hemen hiçbir şey söylemeyeceklerdir.
Bunun, kanımca iki temel nedeni vardır. Birincisi genel: Türkiye’nin dünya
politikası içinde ağırlık taşıyan bir ülke olmaması. İkincisi özel:
Yazarlarımızın çağdaş roman sanatı içinde, bu sanatın sınırlarını genişleten,
ona yeni ufuklar açan, katkıda bulunan bir romanı gerçekleştirememiş olmaları.
Örnekleri günümüze değin getirebilirim. Sabahattin Ali’nin, Orhan Kemal’in,
Fakir Baykurt’un romanları yabancı dildeki bir okuru, ancak bir “folklor”
olarak ilgilendirebilir. Ulusal olmadan evrensel olunamaz denecek. Belki
doğrudur. Ama ulusal roman toplumbilimsel bir belge, bir araştırma, ya da bir
röportaj demek değil ki. Örneğin, yurtdışında her geçen gün daha bir ilgi
toplayan Yaşar Kemal’i alın. Ona duyulan ilgi, basit bir folklor ilgisi
değildir. Belki öyle başlamıştır, ama bugün öyle değildir. Yaşar Kemal’in
özellikle son romanlarında ağır basan efsane öğesi, bu öğeyle nicedir karşılaşmamış
okurlara ilginç geliyor. Onun romanlarında yeni bir hava buluyorlar. Ama
Yaşar’ın romanındaki bu efsane, gerçekte, diliyle, imajlarıyla, öyküleriyle,
anlatımıyla kendinin yarattığı kişisel bir efsanedir. Ve böyle olduğu için,
yapıtları hem kişisel, hem ulusal, hem de evrensel boyutları içermektedir.
Resim sanatından bir örnek verecek olursam belki söylemek istediklerim daha
iyi anlaşılır. Bir Türk ressamı, bugün, Cézanne anlayışıyla Türkiye’den
görünümler çizip boyasa, bunun hiçbir anlamı yoktur. Bir başka Türk ressamı,
minyatürlerden, kilimden, halk resminden esinlenip portreler, görünümler
“resmetse” bunun da bir anlamı yoktur. Yenilik, sanatta, her şeyden önce, yeni
bir kişilik demektir. Yeni bir yaklaşım, yeni bir ses, giderek yeni bir teknik.
Daha önce gerçekleştirilmiş olanlardan farklı bir yapıtın ortaya konuluşu.
Türkiye’nin, Türk insanının gerçekleri, Proust’un roman anlayışıyla
anlatılamaz. Ne de Faulkner’in. Ne de Joyce’un. Ne de Kafka’nın. Ama bu
yazarların yazına getirdikleri yeniliklerden, farklı bakışlardan yararlanabilir
bir Türk romancısı. Başka bir deyişle Joyce’dan, Faulkner’den... sonra, bu
yazarlar yaşamamış gibi yazılamaz bugün. Ama bir yazar çıkıp bu yazarları yok
sayabilir. Onları yadsıyabilir. Yurdumuzda çoğu kez karşılaştığımız gibi, bunu,
onları okumak zahmetine katlanmadan da yapabilir. Bu bir günah değildir. Ama bu
durumda karşısına başka yazarlar, örneğin, Zola’lar, Flaubert’ler,
Stendhal’ler, Gorki’ler, Çehov’lar... çıkacaktır. Yazarlar gökten zembille
inmediklerine göre, onların, nereden, kimden geldiklerini bilmek durumundayız.
Burada, yazarların yazarlara etkisinden söz etmiyorum. Romanı anlatılabilen,
özetlenebilen bir konu olarak görenler, romana bu açıdan yaklaşanlar, okuyucuya
bazı toplumsal gerçekleri “duyurabilirler”. Giderek okurun politik
bilinçlenmesini sağlayabilirler. Ama burada söz konusu olan, tek yönlü politik
bir bilinçtir. Sanat, özellikle roman, hiç kuşkusuz, politikanın alanında da
özgürce at oynatabilir (Malraux örneğinde olduğu gibi). Önemli olan yaklaşımın
politik değil, sanatsal olmasıdır. Sanatın doğrularıyla, politikanın doğruları
birbirinden farklıdır. Sanatın yalanlarıyla politikanın yalanlarının da
birbirinden farklı olduğu gibi. Sanatçı, gerçeği yapıtında değiştirdiğinde,
okuyucuya gerçeğin aşılabileceği, iyiye doğru değiştirilebileceği umudunu
verebilir. Politikacı gerçeği değiştirdiğinde, bu halkı aldatmak içindir.
Niçin bunlardan söz ediyorum? Romancılarımızın büyük bir çoğunluğunun,
zaman zaman, politik yaklaşımla sanatsal yaklaşımı, birbirine karıştırdıkları
için.
Evet, çağdaş Türk romanının nasıl bir görünüşü olacağını, hangi yolları
izlemesi gerektiğini bilmiyorum. Bu konuda ancak kendi romanım üzerinde
konuşabilirim. Geçende, Savaş ve Barış’ı
yeniden okurken, şu cümlenin altını çizdim: “Toplumsal ve bireysel felâketlerle
dolu günler yaşıyoruz.” Tolstoy da ondan daha karmaşık bir iç yapıya sahip
Dostoyevski de, yeniden okudukça görüyorum, içinde yaşadıkları toplumu, o
toplumun kişilerini, olaylarını oldukça berrak bir biçimde ortaya koymuşlar.
Oysa, bugün, okur-yazar kimi sorguya çeksem bu berraklıktan eser bulamıyorum.
Belki geçmişe dönmek gerekecek bugünkü durumun bazı ipuçlarını yakalamak için.
Belki yakından da uzak bir geçmişe. Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var:
Bugünkü karamsar tabloyu roman düzeyine aktarmanın bir anlamı yok benim için.
Bir sanat yapıtı olarak romanın günlük gerçeği aşabileceğine inanmak istiyorum.
Yalana sapmadan. Okuru aldatmadan. Gerçeğin içindeki insancıl düşü, düşün
içindeki olabilir gerçeği dile getirerek. Yalan söylemeden. Kimseyi aldatmadan.
Hazır reçetelere “itibar” etmeden. Sanatın insanı değiştirici niteliğine
inanmak istiyorum. Bunu, içinde yaşadığım topluma, düz bir ayna tutarak
başaramayacağıma inanıyorum. Gerçekliği, gerçekle aşmaya çabalıyorum.
Büyük bir söz mü ettim? Bağışlayın. Benim gibi büyük sözlerden kaçan biri
bile, bugün böyle konuşuyorsa, buna, içinde yaşadığımız trajik günler zorluyor
bizi. Umarım ki büyük romancılarımız, bugünkü durumu, politikacılarımız gibi
basite indirgeyerek, faşistlerle illegal sol örgütlerin çarpışması olarak
görmezler ve “Kahvede oturuyorduk.
Canımız sıkılıyordu. Çıkıp birini öldürelim” diyen ve bunu gerçekleştiren
gençlerin trajedisine birer sanatçı olarak eğilirler. Yani önyargısız. Yani
belli kalıplar içinde düşünmeden.
Kimse ve O
adlı usta işi romanlarınızda belli bir içeriğin değişik açılardan yinelenmesine
girdiğiniz söylenebilir mi? Böyle bir yineleme söz konusuysa, bundaki ana
amacınız nedir?
Hayır, bir yineleme söz konusu değil. Daha önce de yazdım, bence bir romanın
içeriği ve biçimi diye iki ayrı öğe söz konusu değildir. Bunlar birbirinden
ayrılma olanağı olmayan, birlikte gelişmiş ve birbirini doğurmuş öğelerdir. Kimse’de, beni bir yazar olarak
ilgilendiren, düşündüren, üstünde kafa yorduğum sorunları çözmeye çalıştım. Bu
anlamda, Kimse entellektüel bir
romandır. Ama yazmayı sürdürebilmem için, bu sorunları, çözümlemem, açıklığa
kavuşturmam gerekiyordu. İçinde yaşadığım bir durumdan (Hakkâri’nin bir dağ
köyü/ben/sorularım ve dış gerçekler) yola çıktım. Bir yazar nasıl anlatabilir?
Anlatının olanakları, olanaksızlıkları nelerdir? İnsanlar arası iletimin yolu,
söz konusu araç dil olduğunda, nerelerden, nasıl geçer? vb. vb. Bu soruların
karşılığını araştırmadan bir roman yazamazdım.
Birçok eleştirmenimizin dediği gibi, Kimse
ve O, “Bir yedeksubay öğretmenin
Hakkâri yaşantısı” değildir. Aynı gerçeğin, iki değişik yaklaşımla, yeniden
yazılışı hiç değildir. Kimse’de
anlatmanın olanaksızlığını, gerçekliğin değişkenliğini, roman sanatının
olanaklarını ve olanaksızlıklarını, romanın içinde göstermek istedim. O da ise, yaşadığım, dayanılması oldukça
güç bir maddi gerçekliğe sanatın gerçeği ile karşı çıkma çabasını denedim. Bir
coşku, bir şaşkınlık, bir olağanüstü durum yaratarak. Çünkü sanatın, eğitici
demeyeceğim, ama değiştirici bir özelliği, bir etkisi olduğuna inanıyorum. Bu
özellikleri kaldırın, ortada sanat yapıtı diye bir şey kalmaz. Diyeceksiniz ki
anlaşılır olmak, çok sayıda okuyucuya seslenmek için, bugünün motiflerini,
dünün iplikleriyle dokuyanlar da var. Olabilir. Ama bu, benim sorunum değil.
Dokudukları bir Hereke halısı bile olsa, benim ilgimi çekmiyor çünkü.
Dünya
14 Ocak 1979
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder