15 Eylül 2013 Pazar

MODERN TÜRK ROMANI


Modern bir Türk romanı sizce nasıl olmalıdır? Örnekler çerçevesinde geçmişin eleştirisini, şimdiki durumu, geleceğe bakışı irdeler misiniz?

Çağdaş Türk romanının nasıl bir görünüşü olacağını ya da olması gerektiğini bilmiyorum. Bildiğim bir şey var: içinde yaşadığımız olaylar, toplumumuza, insanımıza çok daha başka bir perspektiften bakmamızı gerektiriyor. Özellikle romancılarımızın. Özellikle, diyorum, çünkü romanın, şiirden, öyküden, oyundan farklı, önemli bir özelliği olduğuna inanıyorum. Roman yazınsal tüm olanaklardan yararlanabileceği gibi, tarihten, iktisattan, toplumbilimden, ruhbilimden vb. de yararlanabilir.

Beş yüz yıllık bir roman geçmişimiz olsaydı, bugün olup bitenleri daha kolaylıkla anlayabilirdik sanıyorum. (Bir yabancı olarak Dostoyevski’yi, Turganyev’i, Tolstoy’u, Çehov’u okuduğumda, yalnız 19. yüzyıl Rusya'sını değil, devrim sonrası Rusya’yı da daha iyi anlıyorum.) Giderek, köklü bir roman geleneğimiz olsaydı, bugün olup bitenler daha değişik biçimlerde olurdu diyeceğim. Daha iyi ya da daha kötü diyemiyorum. Ama mutlak, daha değişik bir biçimde. “Kahvede oturuyorduk. Canımız sıkılıyordu. Çıkıp birini öldürelim, dedik”. Bir gencin, birkaç hafta önce gazetelerde yer alan bu soğukkanlı itirafını okuyan, Maraş’ta çoluk çocuğa, gebe kadınlara uzanan kitle katliamını gören, duyan, yaşayan bir romancının, içinde yaşadığımız gerçekleri anlamaya çalışırken, hazır reçetelerden kaçınması gerekecektir. Önünde sonunda, insana, Türk insanına, yönelmemiz gerekiyor. Uzun bir konu. Uzun, ama sanırım, bir romancı için en önemli konu. Ama soruşturmanızın sınırlarını aşmayayım.

Sorunuza dönüyorum. Yüz yıllık bir geçmişi olan Türk romanı, şiir alanında olduğu gibi dünya çapında büyük bir roman ortaya koymamıştır. (Bizim büyük romanlarımız gerek konuları, gerek “teknikleriyle” bizi ilgilendiren bizim “çapımızda” romanlardır.)

Halit Ziya’yı, Yakup Kadri’yi, Halide Edip’i, giderek Ahmet Hamdi’yi bir yabancı dile çevirin. O dilin okuyucusuna hemen hiçbir şey söylemeyeceklerdir. Bunun, kanımca iki temel nedeni vardır. Birincisi genel: Türkiye’nin dünya politikası içinde ağırlık taşıyan bir ülke olmaması. İkincisi özel: Yazarlarımızın çağdaş roman sanatı içinde, bu sanatın sınırlarını genişleten, ona yeni ufuklar açan, katkıda bulunan bir romanı gerçekleştirememiş olmaları. Örnekleri günümüze değin getirebilirim. Sabahattin Ali’nin, Orhan Kemal’in, Fakir Baykurt’un romanları yabancı dildeki bir okuru, ancak bir “folklor” olarak ilgilendirebilir. Ulusal olmadan evrensel olunamaz denecek. Belki doğrudur. Ama ulusal roman toplumbilimsel bir belge, bir araştırma, ya da bir röportaj demek değil ki. Örneğin, yurtdışında her geçen gün daha bir ilgi toplayan Yaşar Kemal’i alın. Ona duyulan ilgi, basit bir folklor ilgisi değildir. Belki öyle başlamıştır, ama bugün öyle değildir. Yaşar Kemal’in özellikle son romanlarında ağır basan efsane öğesi, bu öğeyle nicedir karşılaşmamış okurlara ilginç geliyor. Onun romanlarında yeni bir hava buluyorlar. Ama Yaşar’ın romanındaki bu efsane, gerçekte, diliyle, imajlarıyla, öyküleriyle, anlatımıyla kendinin yarattığı kişisel bir efsanedir. Ve böyle olduğu için, yapıtları hem kişisel, hem ulusal, hem de evrensel boyutları içermektedir.

Resim sanatından bir örnek verecek olursam belki söylemek istediklerim daha iyi anlaşılır. Bir Türk ressamı, bugün, Cézanne anlayışıyla Türkiye’den görünümler çizip boyasa, bunun hiçbir anlamı yoktur. Bir başka Türk ressamı, minyatürlerden, kilimden, halk resminden esinlenip portreler, görünümler “resmetse” bunun da bir anlamı yoktur. Yenilik, sanatta, her şeyden önce, yeni bir kişilik demektir. Yeni bir yaklaşım, yeni bir ses, giderek yeni bir teknik. Daha önce gerçekleştirilmiş olanlardan farklı bir yapıtın ortaya konuluşu. Türkiye’nin, Türk insanının gerçekleri, Proust’un roman anlayışıyla anlatılamaz. Ne de Faulkner’in. Ne de Joyce’un. Ne de Kafka’nın. Ama bu yazarların yazına getirdikleri yeniliklerden, farklı bakışlardan yararlanabilir bir Türk romancısı. Başka bir deyişle Joyce’dan, Faulkner’den... sonra, bu yazarlar yaşamamış gibi yazılamaz bugün. Ama bir yazar çıkıp bu yazarları yok sayabilir. Onları yadsıyabilir. Yurdumuzda çoğu kez karşılaştığımız gibi, bunu, onları okumak zahmetine katlanmadan da yapabilir. Bu bir günah değildir. Ama bu durumda karşısına başka yazarlar, örneğin, Zola’lar, Flaubert’ler, Stendhal’ler, Gorki’ler, Çehov’lar... çıkacaktır. Yazarlar gökten zembille inmediklerine göre, onların, nereden, kimden geldiklerini bilmek durumundayız. Burada, yazarların yazarlara etkisinden söz etmiyorum. Romanı anlatılabilen, özetlenebilen bir konu olarak görenler, romana bu açıdan yaklaşanlar, okuyucuya bazı toplumsal gerçekleri “duyurabilirler”. Giderek okurun politik bilinçlenmesini sağlayabilirler. Ama burada söz konusu olan, tek yönlü politik bir bilinçtir. Sanat, özellikle roman, hiç kuşkusuz, politikanın alanında da özgürce at oynatabilir (Malraux örneğinde olduğu gibi). Önemli olan yaklaşımın politik değil, sanatsal olmasıdır. Sanatın doğrularıyla, politikanın doğruları birbirinden farklıdır. Sanatın yalanlarıyla politikanın yalanlarının da birbirinden farklı olduğu gibi. Sanatçı, gerçeği yapıtında değiştirdiğinde, okuyucuya gerçeğin aşılabileceği, iyiye doğru değiştirilebileceği umudunu verebilir. Politikacı gerçeği değiştirdiğinde, bu halkı aldatmak içindir.
Niçin bunlardan söz ediyorum? Romancılarımızın büyük bir çoğunluğunun, zaman zaman, politik yaklaşımla sanatsal yaklaşımı, birbirine karıştırdıkları için.

Evet, çağdaş Türk romanının nasıl bir görünüşü olacağını, hangi yolları izlemesi gerektiğini bilmiyorum. Bu konuda ancak kendi romanım üzerinde konuşabilirim. Geçende, Savaş ve Barış’ı yeniden okurken, şu cümlenin altını çizdim: “Toplumsal ve bireysel felâketlerle dolu günler yaşıyoruz.” Tolstoy da ondan daha karmaşık bir iç yapıya sahip Dostoyevski de, yeniden okudukça görüyorum, içinde yaşadıkları toplumu, o toplumun kişilerini, olaylarını oldukça berrak bir biçimde ortaya koymuşlar. Oysa, bugün, okur-yazar kimi sorguya çeksem bu berraklıktan eser bulamıyorum. Belki geçmişe dönmek gerekecek bugünkü durumun bazı ipuçlarını yakalamak için. Belki yakından da uzak bir geçmişe. Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Bugünkü karamsar tabloyu roman düzeyine aktarmanın bir anlamı yok benim için. Bir sanat yapıtı olarak romanın günlük gerçeği aşabileceğine inanmak istiyorum. Yalana sapmadan. Okuru aldatmadan. Gerçeğin içindeki insancıl düşü, düşün içindeki olabilir gerçeği dile getirerek. Yalan söylemeden. Kimseyi aldatmadan. Hazır reçetelere “itibar” etmeden. Sanatın insanı değiştirici niteliğine inanmak istiyorum. Bunu, içinde yaşadığım topluma, düz bir ayna tutarak başaramayacağıma inanıyorum. Gerçekliği, gerçekle aşmaya çabalıyorum.

Büyük bir söz mü ettim? Bağışlayın. Benim gibi büyük sözlerden kaçan biri bile, bugün böyle konuşuyorsa, buna, içinde yaşadığımız trajik günler zorluyor bizi. Umarım ki büyük romancılarımız, bugünkü durumu, politikacılarımız gibi basite indirgeyerek, faşistlerle illegal sol örgütlerin çarpışması olarak görmezler ve “Kahvede oturuyorduk. Canımız sıkılıyordu. Çıkıp birini öldürelim” diyen ve bunu gerçekleştiren gençlerin trajedisine birer sanatçı olarak eğilirler. Yani önyargısız. Yani belli kalıplar içinde düşünmeden.

Kimse ve O adlı usta işi romanlarınızda belli bir içeriğin değişik açılardan yinelenmesine girdiğiniz söylenebilir mi? Böyle bir yineleme söz konusuysa, bundaki ana amacınız nedir?

Hayır, bir yineleme söz konusu değil. Daha önce de yazdım, bence bir romanın içeriği ve biçimi diye iki ayrı öğe söz konusu değildir. Bunlar birbirinden ayrılma olanağı olmayan, birlikte gelişmiş ve birbirini doğurmuş öğelerdir. Kimse’de, beni bir yazar olarak ilgilendiren, düşündüren, üstünde kafa yorduğum sorunları çözmeye çalıştım. Bu anlamda, Kimse entellektüel bir romandır. Ama yazmayı sürdürebilmem için, bu sorunları, çözümlemem, açıklığa kavuşturmam gerekiyordu. İçinde yaşadığım bir durumdan (Hakkâri’nin bir dağ köyü/ben/sorularım ve dış gerçekler) yola çıktım. Bir yazar nasıl anlatabilir? Anlatının olanakları, olanaksızlıkları nelerdir? İnsanlar arası iletimin yolu, söz konusu araç dil olduğunda, nerelerden, nasıl geçer? vb. vb. Bu soruların karşılığını araştırmadan bir roman yazamazdım.

Birçok eleştirmenimizin dediği gibi, Kimse ve O, “Bir yedeksubay öğretmenin Hakkâri yaşantısı” değildir. Aynı gerçeğin, iki değişik yaklaşımla, yeniden yazılışı hiç değildir. Kimse’de anlatmanın olanaksızlığını, gerçekliğin değişkenliğini, roman sanatının olanaklarını ve olanaksızlıklarını, romanın içinde göstermek istedim. O da ise, yaşadığım, dayanılması oldukça güç bir maddi gerçekliğe sanatın gerçeği ile karşı çıkma çabasını denedim. Bir coşku, bir şaşkınlık, bir olağanüstü durum yaratarak. Çünkü sanatın, eğitici demeyeceğim, ama değiştirici bir özelliği, bir etkisi olduğuna inanıyorum. Bu özellikleri kaldırın, ortada sanat yapıtı diye bir şey kalmaz. Diyeceksiniz ki anlaşılır olmak, çok sayıda okuyucuya seslenmek için, bugünün motiflerini, dünün iplikleriyle dokuyanlar da var. Olabilir. Ama bu, benim sorunum değil. Dokudukları bir Hereke halısı bile olsa, benim ilgimi çekmiyor çünkü.

Dünya                                
14 Ocak 1979



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder