1- Korkularım, fobilerim olsaydı, belki ben de büyük bir
yazar olurdum, demek. Biraz dalga geçiyorum demek, Kafka’yı kıskanıyorum demek.
Büyük bir yazar olmak isteyip olamamak ve bunun fobi, korku (varoluşçu anlamda
korku, yani endişe, angst ) yoksunluğuyla açıklamaya çalışıyorum demek.
Dolayısıyla herşey ve hiçbir şey demek.
Kafka’yı korkularının, Hölderlin’i deliliğinin, Antonin
Artaud’yu çektiği maddi acıların dışında düşünebilir miyiz? Onlar, bu “nitelikleri”
olmadan belki de sıradan birer yazar, şair olacaklardı. Belki hiçbir şey
olamayacaklardı. Ama her Dali Van Gogh değil. Tıpkı her akıllının da Matisse ya
da Sartre olmadığı gibi.
2- Her sanatçının bir yaşamı var, bir de yapıtı. Kimi
yazarda, şairde, ressamda bunlar örtüşür. Örneğin, Van Gogh’da. Örneğin
Picasso’da. Örneğin Nâzım’da. Ama örtüşmeyebilir de. Bu konuda beni en çok
şaşırtan örnek Hollandalı ressam Piet Mondrian’dır. 20. yüzyıl sanatının bu en
radikal yenilikçilerinden biri olan sanatçı, din konusunda safsatalara, boş
inançlara inanıyordu. Oysa sanatında mistikliğin hiçbir izi yoktu. Onu bu boş
inançlara götüren neydi? Ya da resmindeki her tür mistikliği, metafiziği dışta
bırakan mutlak geometri hangi düşüncenin ürünüydü? Bilmiyoruz.
Nejad’ın akıl sağlığı yerinde değildi. Ama resminde bunun
hiçbir izi yok. Bu Fikret Mualla’da daha açık-seçik olarak görülür. Yolu,
Türkiye’de de, Fransa’da da birçok kez akıl hastanesine düşen Mualla’nın ( bazı
mektuplarını, karnelerini bir yana koyacak
olursak ) resimlerinde dengesizliğin ve delirium
tremens’lerinin iziyle karşılaşmayız. Psikanalizmi sanat yapıtlarının
açıklamasında yöntem olarak kullananlar vardır. Bunu Freud yaptığında da beni
ilgilendirmemişti.
3- Bugün bozuk
Türkçede, herkes bir şeyler okuyor. Yorumlamak sözcüğünün karşılığında
kullanıyorlar okumayı. Ben, bir resmi okumaktan söz ettiğimde, sözcüğü gerçek
anlamında kullanıyorum. Çünkü, resim de bir dil. Resmi anlamak için bu dili
öğrenmemiz gerekir. Öğrendikten sonra okuyabiliriz. Ama doğru okuyup yanlış
okumak, o, ayrı bir konu.
Evet, ben resmi okumayı, resim dilini, Akademi’deki hocalardan
değil olağanüstü bir göze, sezgiye ve tabii birikime sahip şair ve yazarlardan
öğrendim.
Fransa’da, öteden beri, ressamlar, yazarlar resim sanatıyla
yakından ilgilenirler. Resim sanatı üzerine düşünürler. Ressamlarla yazar ve
şairler dostluk içindedirler, beraber yaşarlar.
19. yüzyılın büyük şairi Baudelaire, yalnız şiirde değil,
sanat yazıları konusunda da bir yol açıcıdır. 20. yüzyılda, onun mirasçıları
özellikle gerçeküstücüler olmuştur. Onları en çok etkileyen ve genç yaşta ölen
büyük şair Apollinaire gerçek bir resim tutkunuydu. Başta Picasso, 1900’lerin
başlarında, Derain, Vlaminck’le yakın ilişkiler içindeydi. Gerçeküstücüler,
Apollinaire’nin yalnız şiirinden etkilenmediler. Resim sanatına duyduğu bu
yakınlığı da kendi yaşamlarında uyguladılar.
Diyebilirim ki, birbirini izleyen sayısız yeniliğin at
oynattığı 20. yüzyıl görsel sanatları ve şiir, bu birliktelikten çok
yararlandılar. Yalnız sanatları açısından değil, geçim kaynağı olarak da. André
Breton, Paul Eluard yaşamlarının sonuna değin, Aragon uzun bir süre hayatlarını
bu yoldan kazandılar.
Bu uzun açıklamadan sonra, gelelim sorunuza. Hangi şair ve
yazarlar eğitti gözümü, yol göstericim oldu, sana bir resmi okumayı öğretti?
Hemen yanıtlayayım: Başta Baudelaire, André Breton, Eluard,
Aragon ( onun Matisse, Roman’ı başlı
başına bir ders gibi ) Michel Leiris, Philippe Soupault, Benjamin Peret… Tümüne
çok şey borçluyum. Ama özellikle Breton ile Leiris’e. Yalnız ben değil, 20.
yüzyılın tüm büyük ressamları da, onlara çok şey borçludurlar. Neyse ki,
bizdeki gibi değil, onlar (ressamlar) bunu biliyordular.
5- Benden, tüm bir
20. yüzyıl sanatını deşifre etmemi istiyorsunuz. Kabul edin ki, sıradanlığa
düşmeden, bu, olası değil. Ciddi bir üniversitede bir doktora konusu bu. Ama
sizi yanıtsız bırakmamak için şu kadarını söyleyebilirim: 20. yüzyıl sanatı
diye genelleştirdiğimiz konu, aslında, kimi zaman birbirine eklemlenerek, kimi
zaman birbirinden koparak, sayısız kez yeni açılımların, köklü değişikliklerin,
tek sözcükte devrimlerin tümünün, bir arada ifadesidir.
Sürrealizm, fovizm gibi, kübizm gibi bir resim okulu, bir
akım değildi. Sürrealizm, her şeyden önce bir dünya görüşüydü. Dünyayı ve
insanoğlunu değiştirmeyi amaçlayan, bu yolda önerileri olan, yalnız sanatı ve
edebiyatı değil, politikayı ve bilimi de kucaklayan bir oluşumdu. Eskiyi
yıkarken, Descartes’in ülkesinde, rasyonalizmi ölüme mahkûm ederken, yeryüzünün
eski yeni tüm kültürlerine, sanatlarına kucak açıyor, onlarla buluşuyordu.
İlkellerin sanatı, gerçeküstücülerden önce, tabii ki biliniyordu. Ama onlar bu
sanatları, etnolojik birer nesne olmaktan kurtarıp özgün birer sanat yapıtı
statüsüne kavuşturdu. Onları yüceltti, Avrupa kültür ve sanatının temel
taşları, Eski Yunan ve Latin kültürüyle eşit düzeye getirdi. Böylece, ufukları
açtı, sanat alanına yalnız yenilikler değil, sınırsızlığı da getirdi. Bu bir
doktora tezinin konusu derken, yanılıyor muymuşum?
6- Böylesi uzun bir
soruya ancak çok kısa yanıt verilebilir. Ama bu kısa yanıtın da ne
olabileceğini, doğrusu bilmiyorum.
Şöyle diyebilir miyim: Varoluşçuluk felsefesi bir kavramdır.
Resim sanatının ise kavramlarla bir ilgisi yoktur. ( Her ne kadar bugün
kavramsal sanat gündemdeyse de, ben haritasını bilmediğim bu sularda dümen
tutmak istemem.) Evet, varoluş felsefesi, hattâ metafizik bir kavramdır. Oysa
resim sözcüklerle yazılmaz. Onun dilinin öğeleri, desen, renk, biçim, lekedir.
Önünde sonunda iki boyutlu bir yüzeyin düzenlenmesidir resim. Ama bu yüzey,
resmi “taşıdığı” andan itibaren, bizimle konuşmaya başlar. Onun dilini
okuduğumuz ölçüde.
Böyle baktığımızda, birçok ressam, pek az heykelci için varoluşsal sözcüğünü kullanabiliriz.
Benim yaptığım da bu. Bir kavram olarak değil, yaşamsal bir gerçek olarak.
Bunun benim için en büyük örneği Van Gogh’tur. Ama aynı zamanda Munch’tur. Ve
tabii Giocometti ve Baccon’dur.
7- Korkarım ki, sizi
tatmin edecek bir yanıt veremeyeceğim. Çünkü söyleyeceğim herşey kendini
çürütecek öğeyi de içinde taşıyor olacak. Bunun nedeni şu: yazı alanında da,
resim alanında da tek bir genel-geçer ölçüt de yok. Sanat zenginliğini, gücünü
bu çelişkilerden alıyor. Bu nedenle, eskinin ya da yeninin, Asya’nın ya da
Afrika’nın, Avrupa’nın ya da Amerika’nın sanat yapıtları karşısında
şaşırıyoruz, açıklamaya çalışıyor ama açıklayamıyoruz. Hiçbir şey, determinizm
kadar sanata yabancı değildir.
Abidin Dino, Marksçı bir resmin mümkün olduğuna inanırdı.
Ama hiçbir zaman Marksçı bir resim yapmadı. Devrimci konularda resimler yaptı.
1940’ların Adana’sında Sovyet direnişçilerini resmetti. Grev resimleri yaptı.
1968 olaylarında, elinde klasörü ve keçe kalemi Paris sokaklarındaydı. Ama tüm
bunlar bir ressamın devrimci dünya görüşünün kâğıt üzerindeki izdüşümleriydi,
Marksist izdüşümler değil.
Marksçı resmi, bir başka Türk ressamı gerçekleştirdi: Yüksel
Arslan.
Yüksel Arslan, bir imkansızın peşine düştü. Das Kapital’i
resimlemeye girişti. Bu olağanüstü girişimin sonucunda Marksçı bir resim
çıkmadı ortaya, Karl Marx’ın başyapıtının illüstrasyonu çıktı. Ki bu aynı şey
değildi.
Sorunuza, izin verirseniz, biraz su katacağım: Nijinski,
hastalığının dışavurumu olan günlüğünde, kendisini
dile getiriyordu. Abidin inançlarını, Yüksel Arslan ise, ne birini, ne
öbürünü, yalnızca kitapta okuduklarını. Nijinski Öyküleri’ni, yazıp
yayımladığıma göre, sanırım, bana hangisinden yana olduğumu sormayacaksınız.
8- Evet, bunların hiçbirinin resim sanatında yeri yoktur.
Buna karşılık tarihin, coğrafyanın, arkeolojinin, resim dünyasında hem yeri,
hem etkisi vardır. Her sanatın ayrı bir yapısı, ayrı bir dili olduğu içindir
bu. Örneğin müzikten ya da mimarlıktan söz etseydik başka şeyler söyleyecektik.
9- Bir zamanlar
Batı’da da bizde de o saçma “Biçim mi önce gelir öz mü” ya da “ Biçim mi özü
doğurur öz mü biçimi” tartışmaları vardı. Bunlar, “Sanat, sanat için midir,
toplum için mi?” tartışmaları kadar yanlış, yararsız, hattâ aptalca
tartışmalardı.
Ben yazarlığımın ilk yıllarında böyle bir ayrımın
yapılamayacağını görmüştüm. Biçimle öz arasında hiçbir öncelik yok. Bakın bunda
genelleme yapabilirim: ne yazında, ne de resimde.
Biçimsiz sözcüğünü bunu vurgulamak için uydurmuş olmalıyım.
10- Gelenek de biçim-öz tartışması gibidir. Yüzyıllar
boyunca sanatçılar, dünyanın dört bir yanında daha önceki birikimlerinden
yararlanırlar. 20. yüzyıl sanatçısı, yalnız kendi kültür ve sanatının değil
yeryüzünün tüm mirasından yararlandı.
Aynı gelenekten yararlanmak, daha önce yaratılmış bir şeyi
alıp bugüne getirmek, onun üzerinde bir şey inşa etmek değildir.
Picasso’ya Matisse’e bakın.
Nâzım’ın, Oktay Rıfat’ın, Melih Cevdet’in şiirini okuyun. Ne
demek istediğimi anlayacaksınız.
11- Doğu-Batı sentezi kavram yoluyla Doğulu sanatçıları
ilgilendiren bir kavramdır. Batılı sanatçının böyle bir derdi yoktur. Kültür ve
sanat mirası bugün evrenseldir. Kapıları, Doğulu, Batılı tüm sanatçılara
açıktır. Etkilenmedir bu, sentez değil. Çünkü yazarlar çizerler kimyager
değildir.
12- Oryantalizm,
sanat tarihi içinde, bir dönem ortaya çıkmış, marjinal bir akımdır. Ortaya
çıkışı da, romantizm gibi, realizm gibi, empresyonizm gibi yaratıcı bir oluşumunun sonucu değildir.
Dolayısıyla sanat tarihi içinde bir zincirin halkası değildir. Daha çok
tarihsel ve toplum bilimsel yanları vardır. Çok şükür, Osman Hamdi Bey dışında,
dönemin hiçbir Türk ressamı Oryantalizme ilgi duymamıştı. Bu durumu
açıklamaktan güçlük çekiyorum, ama sonuçtan memnunum!
13- Ben resmi Bedri
Rahmi kadar seven pek az ressam tanıdım. Bir coşku adamıydı. Şiiri de, resmi de
bu coşkunun ürünüdür. Çok verimli bir sanatçıydı. Ne yazık ki, seçici olmadı,
ne yaptıysa sakladı. Bu nedenle, Türk resmi içinde bugün hakkettiği yerde
değil.
Evet, birçok dönemi oldu. Ama Picasso’dan daha fazla değil.
Ne var ki, bir dönemden diğerine, hangi gerekçelerle geçtiğini, bugün
yapıtlarına topluca baktığımızda, pek açıklayamıyoruz. Örneğin, Matisse
etkisinden, çok ağır bir Dufy etkisine geçiş… Bu nasıl açıklanabilir? Herhalde
Kara Dut’ta ya da Babatomiler’de olduğu gibi aşkla değil!
14- (Abidin konusunda o kadar yazdım ki, her söyleyeceğim
bir tekrar olacak. Bu nedenle bu soruyu atlıyorum.)
15- Yazarların her yazdığına birebir inanmayın. Küçük
oyunlar, şaşırtmacalar, öykünün tuzu biberidir. Andığınız cümle de öyle, öykü
andığınız cümleyle bitiyor.
Ama ben gerek resimde, gerek öyküde, bir bitmemişlik
havasından, tadından hoşlanırım. Minimal öyküler böyle doğdu. Belli bir yerden
sonra, elimden geldiğince yalın, daha yalın olmaya çalıştım. Bu, dil üzerine
çalıştım, çalışıyorum anlamına gelir.
16- Söz konusu bir kitap fuarı olduğuna göre, böylesi bir
konukluğu, hiç değilse bir okur olarak hak etmiş olduğumu düşünüyorum.
F.E.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder