15 Eylül 2013 Pazar

1- Korkularım, fobilerim olsaydı, belki ben de büyük bir yazar olurdum, demek. Biraz dalga geçiyorum demek, Kafka’yı kıskanıyorum demek. Büyük bir yazar olmak isteyip olamamak ve bunun fobi, korku (varoluşçu anlamda korku, yani endişe, angst ) yoksunluğuyla açıklamaya çalışıyorum demek. Dolayısıyla herşey ve hiçbir şey demek.

Kafka’yı korkularının, Hölderlin’i deliliğinin, Antonin Artaud’yu çektiği maddi acıların dışında düşünebilir miyiz? Onlar, bu “nitelikleri” olmadan belki de sıradan birer yazar, şair olacaklardı. Belki hiçbir şey olamayacaklardı. Ama her Dali Van Gogh değil. Tıpkı her akıllının da Matisse ya da Sartre olmadığı gibi.

2- Her sanatçının bir yaşamı var, bir de yapıtı. Kimi yazarda, şairde, ressamda bunlar örtüşür. Örneğin, Van Gogh’da. Örneğin Picasso’da. Örneğin Nâzım’da. Ama örtüşmeyebilir de. Bu konuda beni en çok şaşırtan örnek Hollandalı ressam Piet Mondrian’dır. 20. yüzyıl sanatının bu en radikal yenilikçilerinden biri olan sanatçı, din konusunda safsatalara, boş inançlara inanıyordu. Oysa sanatında mistikliğin hiçbir izi yoktu. Onu bu boş inançlara götüren neydi? Ya da resmindeki her tür mistikliği, metafiziği dışta bırakan mutlak geometri hangi düşüncenin ürünüydü? Bilmiyoruz.
Nejad’ın akıl sağlığı yerinde değildi. Ama resminde bunun hiçbir izi yok. Bu Fikret Mualla’da daha açık-seçik olarak görülür. Yolu, Türkiye’de de, Fransa’da da birçok kez akıl hastanesine düşen Mualla’nın ( bazı mektuplarını, karnelerini bir yana koyacak olursak ) resimlerinde dengesizliğin ve delirium tremens’lerinin iziyle karşılaşmayız. Psikanalizmi sanat yapıtlarının açıklamasında yöntem olarak kullananlar vardır. Bunu Freud yaptığında da beni ilgilendirmemişti.

3-  Bugün bozuk Türkçede, herkes bir şeyler okuyor. Yorumlamak sözcüğünün karşılığında kullanıyorlar okumayı. Ben, bir resmi okumaktan söz ettiğimde, sözcüğü gerçek anlamında kullanıyorum. Çünkü, resim de bir dil. Resmi anlamak için bu dili öğrenmemiz gerekir. Öğrendikten sonra okuyabiliriz. Ama doğru okuyup yanlış okumak, o, ayrı bir konu.
Evet, ben resmi okumayı, resim dilini, Akademi’deki hocalardan değil olağanüstü bir göze, sezgiye ve tabii birikime sahip şair ve yazarlardan öğrendim.
Fransa’da, öteden beri, ressamlar, yazarlar resim sanatıyla yakından ilgilenirler. Resim sanatı üzerine düşünürler. Ressamlarla yazar ve şairler dostluk içindedirler, beraber yaşarlar.
19. yüzyılın büyük şairi Baudelaire, yalnız şiirde değil, sanat yazıları konusunda da bir yol açıcıdır. 20. yüzyılda, onun mirasçıları özellikle gerçeküstücüler olmuştur. Onları en çok etkileyen ve genç yaşta ölen büyük şair Apollinaire gerçek bir resim tutkunuydu. Başta Picasso, 1900’lerin başlarında, Derain, Vlaminck’le yakın ilişkiler içindeydi. Gerçeküstücüler, Apollinaire’nin yalnız şiirinden etkilenmediler. Resim sanatına duyduğu bu yakınlığı da kendi yaşamlarında uyguladılar.
Diyebilirim ki, birbirini izleyen sayısız yeniliğin at oynattığı 20. yüzyıl görsel sanatları ve şiir, bu birliktelikten çok yararlandılar. Yalnız sanatları açısından değil, geçim kaynağı olarak da. André Breton, Paul Eluard yaşamlarının sonuna değin, Aragon uzun bir süre hayatlarını bu yoldan kazandılar.
Bu uzun açıklamadan sonra, gelelim sorunuza. Hangi şair ve yazarlar eğitti gözümü, yol göstericim oldu, sana bir resmi okumayı öğretti?
Hemen yanıtlayayım: Başta Baudelaire, André Breton, Eluard, Aragon ( onun Matisse, Roman’ı başlı başına bir ders gibi ) Michel Leiris, Philippe Soupault, Benjamin Peret… Tümüne çok şey borçluyum. Ama özellikle Breton ile Leiris’e. Yalnız ben değil, 20. yüzyılın tüm büyük ressamları da, onlara çok şey borçludurlar. Neyse ki, bizdeki gibi değil, onlar (ressamlar) bunu biliyordular.

5-  Benden, tüm bir 20. yüzyıl sanatını deşifre etmemi istiyorsunuz. Kabul edin ki, sıradanlığa düşmeden, bu, olası değil. Ciddi bir üniversitede bir doktora konusu bu. Ama sizi yanıtsız bırakmamak için şu kadarını söyleyebilirim: 20. yüzyıl sanatı diye genelleştirdiğimiz konu, aslında, kimi zaman birbirine eklemlenerek, kimi zaman birbirinden koparak, sayısız kez yeni açılımların, köklü değişikliklerin, tek sözcükte devrimlerin tümünün, bir arada ifadesidir.
Sürrealizm, fovizm gibi, kübizm gibi bir resim okulu, bir akım değildi. Sürrealizm, her şeyden önce bir dünya görüşüydü. Dünyayı ve insanoğlunu değiştirmeyi amaçlayan, bu yolda önerileri olan, yalnız sanatı ve edebiyatı değil, politikayı ve bilimi de kucaklayan bir oluşumdu. Eskiyi yıkarken, Descartes’in ülkesinde, rasyonalizmi ölüme mahkûm ederken, yeryüzünün eski yeni tüm kültürlerine, sanatlarına kucak açıyor, onlarla buluşuyordu. İlkellerin sanatı, gerçeküstücülerden önce, tabii ki biliniyordu. Ama onlar bu sanatları, etnolojik birer nesne olmaktan kurtarıp özgün birer sanat yapıtı statüsüne kavuşturdu. Onları yüceltti, Avrupa kültür ve sanatının temel taşları, Eski Yunan ve Latin kültürüyle eşit düzeye getirdi. Böylece, ufukları açtı, sanat alanına yalnız yenilikler değil, sınırsızlığı da getirdi. Bu bir doktora tezinin konusu derken, yanılıyor muymuşum?

6-  Böylesi uzun bir soruya ancak çok kısa yanıt verilebilir. Ama bu kısa yanıtın da ne olabileceğini, doğrusu bilmiyorum.
Şöyle diyebilir miyim: Varoluşçuluk felsefesi bir kavramdır. Resim sanatının ise kavramlarla bir ilgisi yoktur. ( Her ne kadar bugün kavramsal sanat gündemdeyse de, ben haritasını bilmediğim bu sularda dümen tutmak istemem.) Evet, varoluş felsefesi, hattâ metafizik bir kavramdır. Oysa resim sözcüklerle yazılmaz. Onun dilinin öğeleri, desen, renk, biçim, lekedir. Önünde sonunda iki boyutlu bir yüzeyin düzenlenmesidir resim. Ama bu yüzey, resmi “taşıdığı” andan itibaren, bizimle konuşmaya başlar. Onun dilini okuduğumuz ölçüde.
Böyle baktığımızda, birçok ressam, pek az heykelci için varoluşsal sözcüğünü kullanabiliriz. Benim yaptığım da bu. Bir kavram olarak değil, yaşamsal bir gerçek olarak. Bunun benim için en büyük örneği Van Gogh’tur. Ama aynı zamanda Munch’tur. Ve tabii Giocometti ve Baccon’dur.

7-  Korkarım ki, sizi tatmin edecek bir yanıt veremeyeceğim. Çünkü söyleyeceğim herşey kendini çürütecek öğeyi de içinde taşıyor olacak. Bunun nedeni şu: yazı alanında da, resim alanında da tek bir genel-geçer ölçüt de yok. Sanat zenginliğini, gücünü bu çelişkilerden alıyor. Bu nedenle, eskinin ya da yeninin, Asya’nın ya da Afrika’nın, Avrupa’nın ya da Amerika’nın sanat yapıtları karşısında şaşırıyoruz, açıklamaya çalışıyor ama açıklayamıyoruz. Hiçbir şey, determinizm kadar sanata yabancı değildir.
Abidin Dino, Marksçı bir resmin mümkün olduğuna inanırdı. Ama hiçbir zaman Marksçı bir resim yapmadı. Devrimci konularda resimler yaptı. 1940’ların Adana’sında Sovyet direnişçilerini resmetti. Grev resimleri yaptı. 1968 olaylarında, elinde klasörü ve keçe kalemi Paris sokaklarındaydı. Ama tüm bunlar bir ressamın devrimci dünya görüşünün kâğıt üzerindeki izdüşümleriydi, Marksist izdüşümler değil.
Marksçı resmi, bir başka Türk ressamı gerçekleştirdi: Yüksel Arslan.
Yüksel Arslan, bir imkansızın peşine düştü. Das Kapital’i resimlemeye girişti. Bu olağanüstü girişimin sonucunda Marksçı bir resim çıkmadı ortaya, Karl Marx’ın başyapıtının illüstrasyonu çıktı. Ki bu aynı şey değildi.
Sorunuza, izin verirseniz, biraz su katacağım: Nijinski, hastalığının dışavurumu olan günlüğünde, kendisini dile getiriyordu. Abidin inançlarını, Yüksel Arslan ise, ne birini, ne öbürünü, yalnızca kitapta okuduklarını. Nijinski Öyküleri’ni, yazıp yayımladığıma göre, sanırım, bana hangisinden yana olduğumu sormayacaksınız.

8- Evet, bunların hiçbirinin resim sanatında yeri yoktur. Buna karşılık tarihin, coğrafyanın, arkeolojinin, resim dünyasında hem yeri, hem etkisi vardır. Her sanatın ayrı bir yapısı, ayrı bir dili olduğu içindir bu. Örneğin müzikten ya da mimarlıktan söz etseydik başka şeyler söyleyecektik.

9-  Bir zamanlar Batı’da da bizde de o saçma “Biçim mi önce gelir öz mü” ya da “ Biçim mi özü doğurur öz mü biçimi” tartışmaları vardı. Bunlar, “Sanat, sanat için midir, toplum için mi?” tartışmaları kadar yanlış, yararsız, hattâ aptalca tartışmalardı.
Ben yazarlığımın ilk yıllarında böyle bir ayrımın yapılamayacağını görmüştüm. Biçimle öz arasında hiçbir öncelik yok. Bakın bunda genelleme yapabilirim: ne yazında, ne de resimde.
Biçimsiz sözcüğünü bunu vurgulamak için uydurmuş olmalıyım.

10- Gelenek de biçim-öz tartışması gibidir. Yüzyıllar boyunca sanatçılar, dünyanın dört bir yanında daha önceki birikimlerinden yararlanırlar. 20. yüzyıl sanatçısı, yalnız kendi kültür ve sanatının değil yeryüzünün tüm mirasından yararlandı.
Aynı gelenekten yararlanmak, daha önce yaratılmış bir şeyi alıp bugüne getirmek, onun üzerinde bir şey inşa etmek değildir.
Picasso’ya Matisse’e bakın.
Nâzım’ın, Oktay Rıfat’ın, Melih Cevdet’in şiirini okuyun. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

11- Doğu-Batı sentezi kavram yoluyla Doğulu sanatçıları ilgilendiren bir kavramdır. Batılı sanatçının böyle bir derdi yoktur. Kültür ve sanat mirası bugün evrenseldir. Kapıları, Doğulu, Batılı tüm sanatçılara açıktır. Etkilenmedir bu, sentez değil. Çünkü yazarlar çizerler kimyager değildir.

 12- Oryantalizm, sanat tarihi içinde, bir dönem ortaya çıkmış, marjinal bir akımdır. Ortaya çıkışı da, romantizm gibi, realizm gibi, empresyonizm gibi  yaratıcı bir oluşumunun sonucu değildir. Dolayısıyla sanat tarihi içinde bir zincirin halkası değildir. Daha çok tarihsel ve toplum bilimsel yanları vardır. Çok şükür, Osman Hamdi Bey dışında, dönemin hiçbir Türk ressamı Oryantalizme ilgi duymamıştı. Bu durumu açıklamaktan güçlük çekiyorum, ama sonuçtan memnunum!

13-  Ben resmi Bedri Rahmi kadar seven pek az ressam tanıdım. Bir coşku adamıydı. Şiiri de, resmi de bu coşkunun ürünüdür. Çok verimli bir sanatçıydı. Ne yazık ki, seçici olmadı, ne yaptıysa sakladı. Bu nedenle, Türk resmi içinde bugün hakkettiği yerde değil.
Evet, birçok dönemi oldu. Ama Picasso’dan daha fazla değil. Ne var ki, bir dönemden diğerine, hangi gerekçelerle geçtiğini, bugün yapıtlarına topluca baktığımızda, pek açıklayamıyoruz. Örneğin, Matisse etkisinden, çok ağır bir Dufy etkisine geçiş… Bu nasıl açıklanabilir? Herhalde Kara Dut’ta ya da Babatomiler’de olduğu gibi aşkla değil!

14- (Abidin konusunda o kadar yazdım ki, her söyleyeceğim bir tekrar olacak. Bu nedenle bu soruyu atlıyorum.)

15- Yazarların her yazdığına birebir inanmayın. Küçük oyunlar, şaşırtmacalar, öykünün tuzu biberidir. Andığınız cümle de öyle, öykü andığınız cümleyle bitiyor.
Ama ben gerek resimde, gerek öyküde, bir bitmemişlik havasından, tadından hoşlanırım. Minimal öyküler böyle doğdu. Belli bir yerden sonra, elimden geldiğince yalın, daha yalın olmaya çalıştım. Bu, dil üzerine çalıştım, çalışıyorum anlamına gelir.

16- Söz konusu bir kitap fuarı olduğuna göre, böylesi bir konukluğu, hiç değilse bir okur olarak hak etmiş olduğumu düşünüyorum.


F.E.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder