14 Eylül 2013 Cumartesi

Arslan dostum,

Hastaneye yattığın haberini aldığım gün, Nazan İpşiroğlu’dan büyük bir zarf aldım. İçinden çıkan fotokopiler, beni, tam yarım yüzyıl öncesine götürdü.
Sarı pelür kâğıtlara çizip yazdığın, sonra biz dostlarına, bana, Orhan Duru’ya, (şimdi öğreniyorum ki) Mazhar Beye gönderdiğin “kâğıtlar”.
Sen ve ben, biraz da öztürkçe tutkumuzla, “mektup” yerine kendi uydurduğumuz “gönderi” sözcüğünü kullanırdık..
Nazan İpşiroğlu’nun zarfından çıkan yapraklara bakarken bu “gönderi” sözcüğünün ne kadar doğru olduğunu, yarım yüzyıl sonra bugün, daha iyi görüyorum.
Özellikle, Mazhar Beye gönderdiğin, (ya da daha sonraları elden verdiğin, bilmiyorum) Eleşkirt, 1957-58 yıllarına ait bu yazı-çizimler, gerçek birer mektup değil. Çünkü bunlarda, bana yazdıkların gibi kendinden söz etmiyorsun. Çiziktirmelerine eşlik eden sözcüklerin hemen hemen tümü o sıralar okuduğun kitaptan yaptığın alıntılardan oluşuyor.
O günleri çok iyi anımsıyorum. Askerliğini iaşe subayı olarak Eleşkirt’te yapan Arslan’a kitap yetiştiremiyordum. Sen de (çıldırmamak için) bulduğun her şeyi okuyordun.
Şansın vardı, Eleşkirt Lisesinin kitaplığında açılmamış “klâsikler”i bulmuştun. Millî Eğitim Bakanlığı’nın o ünlü klâsiklerini.
Bu sayfalara, bir mektuptan, bir günlükten çok resimli okuma notları olarak bakıyorum.
Alıntılarının hemen hemen tümünün cinsellikle ilişkili olmasına tabii ki şaşmıyorum. Anımsayacaksın, (sen askere gitmeden önce mi, yoksa askerlik dönüşünden sonra mı?) geliştirdiğimiz Phallisme adlı bir sanat okulu kurmanın hazırlıkları içindeydik. Dünyaya ve insanoğluna salt cinsellik açısından baktığımız, Yunan ve Lâtin klâsiklerini devirip Kutsal Marquis’ye uzanan o cehennem yolunu tuttuğumuz günlerdi ki mührü senin elindeydi: gönderilerini ve resimlerini, Comte de Phallus ya da Phallus Antique olarak imzalıyordun.



Mazhar Bey, biliyorum, İstanbul Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nde hocandı.
Sanırım, o bölümün, kuruluşundan bugüne, ne Mazhar Bey gibi bir hoca, ne de Yüksel Arslan gibi bir öğrencisi olmuştur.
Hele hele bu ikili buluşma benzeri, ne olmuş, ne olacaktır.
1976’da Ada Yayınları’nın ilk (ve bence en güzel) kitaplarından birini, (Yüksel Arslan / Bir Dönem: 1951 – 1961) yayımlamaya çalıştığım günlerde, Mazhar Beyden dinlemiştim; o ders anlatırken, senin kendisini dinlemeyip önündeki deftere bir şeyler çiziktirdiğini.
Bu resim delisi hoca, bir gün dayanamayıp yanına gelerek çiziktirdiklerini görmek istediğini söylemiş. Sen de korkmadan, çekinmeden göstermişsin.
Bu “desenler”de, İpşiroğlu, geleceğin “düşünce illüstratörü Arslan”ı görmüş müydü?
Sormadım.
Ama daha o günlerde, yani işin başlangıcında, sıradışı bir insan ve yetenekle karşı karşıya olduğunu hemen görmüş olmalı.
M.Ş. İpşiroğlu: “– Biz hocaların talihi, her sınıfta zekî, meraklı, okuyan, öğrenmek tutkusuna sahip bir-iki öğrencinin bulunmasıdır. Dersleri onlar için anlatırız. Yüksel’in dönemi benim için mutlu bir dönemdi, çünkü böyle bir-iki öğrencim vardı. Bunlardan biri de Yüksel’di. Ne var ki, o, derste beni dinlerken önündeki deftere bir şeyler çiziyordu. Ama bir soru sorduğumda da en akıllıca yanıtları o veriyordu.
Bir gün çiziktirmelerini görmek istedim. Suçüstü yakalanmış bir öğrenci gibi davranmadı; hemen gösterdi. Dostluğumuz böyle başladı.”
Hoca ile öğrencinin böyle başlayan dostluğu ilerledikçe, Mazhar Bey karşısındaki bu olağanüstü öğrencinin, sanatın tarihinden çok, doğrudan doğruya sanatın kendisiyle ilgilendiğini hemen anlamış.
“Sanat tarihçilerini herkes bilir, sanatın oluşuyla ilgileniriz. Zaman (yani tarih), mekân yani coğrafya, uygarlıklar arası etkileşimlerdir bizleri karşımızdaki sanat yapıtını kavramaya, yorumlamaya götüren.”
Oysa Yüksel Arslan’ın böylesi bir sevdası yoktur. O sanatın tarihini değil, oluşumunu, yani yaratıcıyı ve yaratış sürecini merak ediyordu.
Nasıl oluyor da Van Gogh, .... v.b.

Mazhar Bey, bir sanat tarihçisini yitirdiği için üzülmemiş, tam tersine bir sanatçıyla hem de bu topraklarda özlemini çektiği, ezberden kurtulmuş, sorgulayıcı bir sanatçı adayıyla karşı karşıya bulunduğunu gördüğü için mutlu olmuş.
Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden çıkacak bir ressam, kuşkusuz, Akademi’den çıkanlardan farklı olacaktı.
Ve Mazhar Beyin dilediği oldu: Eyüplü bir işçi ailesinin çocuğu Yüksel Arslan, sanatın tarihini, okulların, akımların birbirini izleyip zincir oluşturduğunu, yeni gelenlerin de o zincirin bir halkasını oluşturmasının beklendiğini görüp korkudan paçaları sıvayıp çözümü bambaşka bir yol izlemekte buldu.
Sanat tarihçileri, çoğu kez, üzerinde çalıştıkları dönem ya da sanatçının tutsağı olurlar.
Özellikle eski sanatlarla ilgilenenler, çağdaş sanatla bir yakınlıkları yoksa, yöntemleri ve çıkardıkları sonuçlar ne olursa olsun, kaçınılmaz olarak geçmişi günümüze taşımakta yetersiz olurlar.
İpşiroğlu bu tür sanat tarihçilerinden değildi. (Bunda belki felsefe öğreniminin etkisi olmuştur.) Bir minyatürü, bir resmi, bir heykeli dönemi içinde konuşlandırırken, bunu 20. yüzyılın bir sanat tarihçisi (ben sanat meraklısı diyeceğim) olarak yapıyordu.
Sevgili dostum Arslan, birden seninle konuştuğumu, sana yazdığımı unutup sanat ve tarihi üzerine görüşlerimi bir hoca gibi (Tanrı korusun!) yazmaya başladım.
Bağışla!
Biliyorum, bizim işimiz kuram değil, eylem.
Yazmak eylemi.
Çizmek eylemi.
İpşiroğlu’nunkine de görmek ve göstermek eylemi diyemez miyiz?
Çünkü önünde sonunda, adı gör–sel sanatlar.
Her şeyden önce gelen görmek.
Ama bunun için gözlüklerin çağdaş olması gerekiyor.
Bizler hep buna inandık.
Mazhar Beyin de, bu nedenle bizlerden olduğunu söyleyebiliriz sanıyorum.
O da, geçmişe, bugünün gözlükleriyle bakıyordu. Betimleyici bir sanat tarihine sırtını dönüşü, oluşumu kavrama çabası bunu göstermiyor mu?
Güzel Sanatlar Akademisi yerine Sanat Tarihini seçmen bilinçli bir seçim miydi?
Daha o yıllarda, tuvalden, yağlıboyadan, perspektiften, modelden çalışmaktan tiksineceğini biliyor muydun?
Sanırım, evet.
Ne bileyim, sanki “ressam” olmadan da “resim” yapılabileceğine inanmış gibiydin.
(Paris’te o artiste peintre sözcüğünü her duyduğumuzda, kasıklarımızı tuta tuta kahkahalar atışımız hâlâ gözümün önünde.)
Mazhar Bey de, sendeki bu inancın farkına varmış olmalı, diye düşünüyorum.
Kendisi de (bir zamanlar) resim yapmış olan (Nâmık İsmail’in öğrencisi!) İpşiroğlu, Türk resminin çıkmazının “ezber”den, “el yeteneğinden”, yeniliği, oldum bittim, gecikmeli olarak yurda “getirmek” olduğunu bilmiyor değildi ya. Bu nedenle, senin o çiziktirmelerini gördüğünde, karşısında başkalarına benzemeyen bir yetenek gördü ve bunda yanılmadı.
Üniversitenin, sanat tarihi hocası ve müzeci yetiştiren bu bölümüne bir rastlantı sonucu düşmüş bu genç çizeri ilgiyle izlemesi ve ona her anlamda yardımcı olması bunun kanıtı.
Bu arada, Eyüp’teki evinize gelip “çalışma odanı” ve yaşama koşullarını gördükten sonra, yalnız yeteneğini ve resim sanatına aykırı bakışını değil, bunların altında yatan (o günün Türkiye’si için) küçüksenmeyecek bir kültür birikimini de gördü.
Yeteneğin akılla, sonsuz bir bilgi edinme susuzluğuyla özentiden uzak bir kendi kendi olmak isteğiyle birleştiğinde, ortaya çıkacak yapıtı hiç kimse bilemez.
Bunu o günlerde ne sen biliyordun ne de İpşiroğlu.
Adalet Cimcoz’un Maya’sındaki sergini, sanırım, Sabahattin Eyuboğlu’ya borçuluydum. İpşiroğlu, o yıllarda birlikte çalıştığı (ilk Siyah Kalem incelemesi ve Hitit Güneşi’yle onu izleyen filmler...) Eyuboğlu’ya senden söz etmiş olmalı. Maya’daki sergin dolayısıyla ilk yazıyı da, takma bir adla da olsa, Sabahattin Bey kaleme almıştı. Akademi hocaları ve bizim artiste peintre’lerimiz dışında bu “Eyüplü manav”ın (gazetelerden biri sergi haberini böyle vermişti) resimleri karşısında şaşkınlığa uğradılar, ama gerçek bir yeniliğe, bir parça oksijene gereksinme duyanlar resimlerini hemen satın aldılar.
Serginin çektiği ilgi ilkin adından başlıyordu: “İlişki, Davranış, Sıkıntılara Övgü”.
N’oluyorduk?
Bir kitap mı yayımlıyorduk, yoksa bir sergi mi açıyorduk?
İlişki, davranış, sıkıntı, övgü, bir ressam için neyin nesiydi?
Manzara, çıplak, nature-morte varken, bu soyut sözcükler de neyin nesi oluyordu?
Ressamlar bir şey anlamıyorlardı ama resimle pek arası olmayan Ataç, serginin adı dolayısıyla övgüler düzüyor, Sabahattin Beyden sonra Adnan Benk de (çok karşılaşılan bir durum değil) hayranlığını dosta düşmana ilân ediyor, Maya Galerisi’nin gediklisi, İpşiroğlu, Eyuboğlu ve Adalet Cimcoz’un yakın dostu Ahmet Hamdi Bey (Tanpınar) bunlara şaşıp şaşıp oturuyor, senin ressamdan sayılmanı, dostlarının resimden anlamamasıyla açıklıyordu.
Hey gidi dünya.

F.E.

Kandilli, 3 Mart 2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder