Arslan dostum,
Hastaneye yattığın
haberini aldığım gün, Nazan İpşiroğlu’dan büyük bir zarf aldım. İçinden çıkan
fotokopiler, beni, tam yarım yüzyıl öncesine götürdü.
Sarı pelür kâğıtlara
çizip yazdığın, sonra biz dostlarına, bana, Orhan Duru’ya, (şimdi öğreniyorum
ki) Mazhar Beye gönderdiğin “kâğıtlar”.
Sen ve ben, biraz da
öztürkçe tutkumuzla, “mektup” yerine kendi uydurduğumuz “gönderi” sözcüğünü
kullanırdık..
Nazan İpşiroğlu’nun
zarfından çıkan yapraklara bakarken bu “gönderi” sözcüğünün ne kadar doğru
olduğunu, yarım yüzyıl sonra bugün, daha iyi görüyorum.
Özellikle, Mazhar Beye
gönderdiğin, (ya da daha sonraları elden verdiğin, bilmiyorum) Eleşkirt,
1957-58 yıllarına ait bu yazı-çizimler, gerçek birer mektup değil. Çünkü
bunlarda, bana yazdıkların gibi kendinden söz etmiyorsun. Çiziktirmelerine
eşlik eden sözcüklerin hemen hemen tümü o sıralar okuduğun kitaptan yaptığın
alıntılardan oluşuyor.
O günleri çok iyi
anımsıyorum. Askerliğini iaşe subayı olarak Eleşkirt’te yapan Arslan’a kitap
yetiştiremiyordum. Sen de (çıldırmamak için) bulduğun her şeyi okuyordun.
Şansın vardı, Eleşkirt
Lisesinin kitaplığında açılmamış “klâsikler”i bulmuştun. Millî Eğitim
Bakanlığı’nın o ünlü klâsiklerini.
Bu sayfalara, bir
mektuptan, bir günlükten çok resimli
okuma notları olarak bakıyorum.
Alıntılarının hemen
hemen tümünün cinsellikle ilişkili olmasına tabii ki şaşmıyorum.
Anımsayacaksın, (sen askere gitmeden önce mi, yoksa askerlik dönüşünden sonra
mı?) geliştirdiğimiz Phallisme adlı
bir sanat okulu kurmanın hazırlıkları içindeydik. Dünyaya ve insanoğluna salt
cinsellik açısından baktığımız, Yunan ve Lâtin klâsiklerini devirip Kutsal
Marquis’ye uzanan o cehennem yolunu tuttuğumuz günlerdi ki mührü senin
elindeydi: gönderilerini ve resimlerini, Comte
de Phallus ya da Phallus Antique
olarak imzalıyordun.
Mazhar Bey, biliyorum,
İstanbul Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nde hocandı.
Sanırım, o bölümün,
kuruluşundan bugüne, ne Mazhar Bey gibi bir hoca, ne de Yüksel Arslan gibi bir
öğrencisi olmuştur.
Hele hele bu ikili
buluşma benzeri, ne olmuş, ne olacaktır.
1976’da Ada
Yayınları’nın ilk (ve bence en güzel) kitaplarından birini, (Yüksel Arslan / Bir Dönem: 1951 – 1961)
yayımlamaya çalıştığım günlerde, Mazhar Beyden dinlemiştim; o ders anlatırken,
senin kendisini dinlemeyip önündeki deftere bir şeyler çiziktirdiğini.
Bu resim delisi hoca,
bir gün dayanamayıp yanına gelerek çiziktirdiklerini görmek istediğini
söylemiş. Sen de korkmadan, çekinmeden göstermişsin.
Bu “desenler”de,
İpşiroğlu, geleceğin “düşünce illüstratörü Arslan”ı görmüş müydü?
Sormadım.
Ama daha o günlerde,
yani işin başlangıcında, sıradışı bir insan ve yetenekle karşı karşıya olduğunu
hemen görmüş olmalı.
M.Ş. İpşiroğlu: “– Biz
hocaların talihi, her sınıfta zekî, meraklı, okuyan, öğrenmek tutkusuna sahip
bir-iki öğrencinin bulunmasıdır. Dersleri onlar için anlatırız. Yüksel’in
dönemi benim için mutlu bir dönemdi, çünkü böyle bir-iki öğrencim vardı.
Bunlardan biri de Yüksel’di. Ne var ki, o, derste beni dinlerken önündeki
deftere bir şeyler çiziyordu. Ama bir soru sorduğumda da en akıllıca yanıtları
o veriyordu.
Bir gün
çiziktirmelerini görmek istedim. Suçüstü yakalanmış bir öğrenci gibi
davranmadı; hemen gösterdi. Dostluğumuz böyle başladı.”
Hoca ile öğrencinin böyle başlayan dostluğu ilerledikçe,
Mazhar Bey karşısındaki bu olağanüstü öğrencinin, sanatın tarihinden çok,
doğrudan doğruya sanatın kendisiyle ilgilendiğini hemen anlamış.
“Sanat tarihçilerini
herkes bilir, sanatın oluşuyla ilgileniriz. Zaman (yani tarih), mekân yani
coğrafya, uygarlıklar arası etkileşimlerdir bizleri karşımızdaki sanat yapıtını
kavramaya, yorumlamaya götüren.”
Oysa Yüksel Arslan’ın
böylesi bir sevdası yoktur. O sanatın tarihini değil, oluşumunu, yani
yaratıcıyı ve yaratış sürecini merak ediyordu.
Nasıl oluyor da Van
Gogh, .... v.b.
Mazhar Bey, bir sanat
tarihçisini yitirdiği için üzülmemiş, tam tersine bir sanatçıyla hem de bu
topraklarda özlemini çektiği, ezberden kurtulmuş, sorgulayıcı bir sanatçı
adayıyla karşı karşıya bulunduğunu gördüğü için mutlu olmuş.
Edebiyat Fakültesi
Sanat Tarihi Bölümü’nden çıkacak bir ressam, kuşkusuz, Akademi’den çıkanlardan
farklı olacaktı.
Ve Mazhar Beyin
dilediği oldu: Eyüplü bir işçi ailesinin çocuğu Yüksel Arslan, sanatın
tarihini, okulların, akımların birbirini izleyip zincir oluşturduğunu, yeni
gelenlerin de o zincirin bir halkasını oluşturmasının beklendiğini görüp
korkudan paçaları sıvayıp çözümü bambaşka bir yol izlemekte buldu.
Sanat tarihçileri,
çoğu kez, üzerinde çalıştıkları dönem ya da sanatçının tutsağı olurlar.
Özellikle eski
sanatlarla ilgilenenler, çağdaş sanatla bir yakınlıkları yoksa, yöntemleri ve
çıkardıkları sonuçlar ne olursa olsun, kaçınılmaz olarak geçmişi günümüze
taşımakta yetersiz olurlar.
İpşiroğlu bu tür sanat
tarihçilerinden değildi. (Bunda belki felsefe öğreniminin etkisi olmuştur.) Bir
minyatürü, bir resmi, bir heykeli dönemi içinde konuşlandırırken, bunu 20.
yüzyılın bir sanat tarihçisi (ben sanat meraklısı diyeceğim) olarak yapıyordu.
Sevgili dostum Arslan,
birden seninle konuştuğumu, sana yazdığımı unutup sanat ve tarihi üzerine
görüşlerimi bir hoca gibi (Tanrı korusun!) yazmaya başladım.
Bağışla!
Biliyorum, bizim
işimiz kuram değil, eylem.
Yazmak eylemi.
Çizmek eylemi.
İpşiroğlu’nunkine de
görmek ve göstermek eylemi diyemez miyiz?
Çünkü önünde sonunda,
adı gör–sel sanatlar.
Her şeyden önce gelen görmek.
Ama bunun için
gözlüklerin çağdaş olması gerekiyor.
Bizler hep buna
inandık.
Mazhar Beyin de, bu
nedenle bizlerden olduğunu söyleyebiliriz sanıyorum.
O da, geçmişe, bugünün
gözlükleriyle bakıyordu. Betimleyici bir sanat tarihine sırtını dönüşü, oluşumu
kavrama çabası bunu göstermiyor mu?
Güzel Sanatlar
Akademisi yerine Sanat Tarihini seçmen bilinçli bir seçim miydi?
Daha o yıllarda,
tuvalden, yağlıboyadan, perspektiften, modelden çalışmaktan tiksineceğini
biliyor muydun?
Sanırım, evet.
Ne bileyim, sanki
“ressam” olmadan da “resim” yapılabileceğine inanmış gibiydin.
(Paris’te o artiste peintre sözcüğünü her
duyduğumuzda, kasıklarımızı tuta tuta kahkahalar atışımız hâlâ gözümün önünde.)
Mazhar Bey de, sendeki
bu inancın farkına varmış olmalı, diye düşünüyorum.
Kendisi de (bir
zamanlar) resim yapmış olan (Nâmık İsmail’in öğrencisi!) İpşiroğlu, Türk
resminin çıkmazının “ezber”den, “el yeteneğinden”, yeniliği, oldum bittim, gecikmeli
olarak yurda “getirmek” olduğunu bilmiyor değildi ya. Bu nedenle, senin o
çiziktirmelerini gördüğünde, karşısında başkalarına benzemeyen bir yetenek
gördü ve bunda yanılmadı.
Üniversitenin, sanat
tarihi hocası ve müzeci yetiştiren bu bölümüne bir rastlantı sonucu düşmüş bu
genç çizeri ilgiyle izlemesi ve ona her anlamda yardımcı olması bunun kanıtı.
Bu arada, Eyüp’teki
evinize gelip “çalışma odanı” ve yaşama koşullarını gördükten sonra, yalnız
yeteneğini ve resim sanatına aykırı bakışını değil, bunların altında yatan (o
günün Türkiye’si için) küçüksenmeyecek bir kültür birikimini de gördü.
Yeteneğin akılla,
sonsuz bir bilgi edinme susuzluğuyla özentiden uzak bir kendi kendi olmak
isteğiyle birleştiğinde, ortaya çıkacak yapıtı hiç kimse bilemez.
Bunu o günlerde ne sen
biliyordun ne de İpşiroğlu.
Adalet Cimcoz’un
Maya’sındaki sergini, sanırım, Sabahattin Eyuboğlu’ya borçuluydum. İpşiroğlu, o
yıllarda birlikte çalıştığı (ilk Siyah Kalem incelemesi ve Hitit Güneşi’yle onu izleyen filmler...) Eyuboğlu’ya senden söz
etmiş olmalı. Maya’daki sergin dolayısıyla ilk yazıyı da, takma bir adla da
olsa, Sabahattin Bey kaleme almıştı. Akademi hocaları ve bizim artiste peintre’lerimiz dışında bu
“Eyüplü manav”ın (gazetelerden biri sergi haberini böyle vermişti) resimleri
karşısında şaşkınlığa uğradılar, ama gerçek bir yeniliğe, bir parça oksijene
gereksinme duyanlar resimlerini hemen satın aldılar.
Serginin çektiği ilgi
ilkin adından başlıyordu: “İlişki, Davranış, Sıkıntılara Övgü”.
N’oluyorduk?
Bir kitap mı yayımlıyorduk,
yoksa bir sergi mi açıyorduk?
İlişki, davranış,
sıkıntı, övgü, bir ressam için neyin nesiydi?
Manzara, çıplak, nature-morte varken, bu soyut sözcükler
de neyin nesi oluyordu?
Ressamlar bir şey
anlamıyorlardı ama resimle pek arası olmayan Ataç, serginin adı dolayısıyla
övgüler düzüyor, Sabahattin Beyden sonra Adnan Benk de (çok karşılaşılan bir
durum değil) hayranlığını dosta düşmana ilân ediyor, Maya Galerisi’nin
gediklisi, İpşiroğlu, Eyuboğlu ve Adalet Cimcoz’un yakın dostu Ahmet Hamdi Bey
(Tanpınar) bunlara şaşıp şaşıp oturuyor, senin ressamdan sayılmanı, dostlarının
resimden anlamamasıyla açıklıyordu.
Hey gidi dünya.
F.E.
Kandilli, 3 Mart 2008
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder