Belleğim beni yanıltmıyorsa, 1960 yılının sonlarında, Paris’in o güzel sokağı Lepic’e taşınmıştık. Lepic’in hemen başındaki Cauchois Sokağındaki bir beşinci kata. Tabii, asansör yoktu. Ama W.C. koridorda değil, evin içindeydi. Bu kişiye özel W.C., o yılların Paris’inde oldukça önemli bir ayrıcalıktı. Ama anlatacağım bu değil. Rue Lepic de değil.
Bugüne değin, Paris’le ilgili hemen hemen hiçbir şey yazmadım. Oysa, yalnızca Lepic sokağıyla ilgili, yüzlerce sayfa yazabilirim. Paris’in en renkli, en büyük, en uzun, en zengin pazarı bu sokaktaydı. Yok yoktu. Av etleri, at etleri, balık, deniz ürünleri, sebze, meyve, kömür, odun, gazyağı... aklınıza ne gelirse. Ve tabii her tür içecek. Şaraplar, konyaklar, votkalar, likörler, paranız varsa şampanyalar... Sanırım viski yoktu. Çünkü viskiyi, o yıllarda ya tanımıyor ya sevmiyorduk.
Sabahın geç saatlerinde, bu sokakta alışveriş yapmak, ciğerlerime temiz hava çekmek gibi etki yaratıyordu bende. Birkaç hafta sonra, pazarın “müdavimlerini” tanımaya başlamıştım. Bunlardan biri André Breton, öbürü Jacques Prévert’di. Breton’la oldukça sık karşılaşıyordum. Elinde zembili, hiç gülmeyen yüzüyle bir Aztek tanrısı gibi, ama yürümekte biraz güçlük çekerek, alışverişini yapıyor, sonra yokuş aşağı bulvara doğru iniyordu.
Onunla, daha çok, ikimizin de içki alışverişimizi yaptığımız Nicolas’da karşılaşıyordum. Başlangıçta ikimiz de aynı şarabı mı alıyorduk, yoksa ben, ona mı öykündüm, dürüst olmak gerekirse, bir şey söyleyemeyeceğim. Söyleyeceğim tek şey, aldığımız şarabın en ucuzlar arasında oluşuydu. Bu benim için anlaşılır bir şeydi. Ama evinin duvarlarında Picasso’lar, Miro’lar, Magritte’ler, Picabia’lar, De Chirico’lar olan André Breton için?
Başlangıçta yadırgamıştım, sonra zamanla, kimi evlerde, duvardaki resimlerle masadaki şarap arasında bir ilişki olmadığını, olamayacağını anladım.
Prévert’le daha az karşılaşırdım. O, dudaklarında eksilmeyen cigarası, başında fötr şapkası, Orhan Veli’nin Dalgacı Mahmut’unun Paris’lisiydi sanki. Köşe başlarında yosmalarla yârenlik eder, café’lere uğrayıp ayaküstü bir şeyler atıştırırdı.
André Breton ne kadar “ağırsa”, Prévert o kadar “hafif”ti. (Şiirleri yazanlar şairler değil mi?) Sanki biri kuram, öbürü eylemdi. Ama n’oluyorsa oluyor, ikisini bir arada göremiyordum. Merak ediyordum, karşılaşsalar, acaba birbirlerini selâmlar, el sıkışırlar mıydı? Niçin olmasın? Birbirlerine düşman olmaları için bir neden yoktu.
Prévert’le tanışmamıştık, ama o kadar çok karşılaşıyorduk ki yıllar sonra Cihat Burak’ın sergisine geldiğinde, Abidin, Pertev (Boratav) Beyle beni tanıştırmak istediğinde, Prévert, “Ben delikanlıyı tanıyorum, aynı mahallede oturuyoruz” demişti.
Breton, tabii böyle bir şey söylemezdi. Ne benim için, ne başkası için. Zaman zaman, acaba çevresindeki insanları görüyor mu, diye kuşkuya kapılmışımdır. Yanılmamışım. Çünkü bir süre sonra, Fontaine Sokağı 42 numaradaki atölyesinin kapısını çaldığımda, yüzünde, beni tanıdığına dair hiçbir işaret yoktu.
Bende, hayran olduğum bir yazarı, bir sanatçıyı ister ölü, ister diri, Tanrı katına çıkarıp ona tapan bir yetenek yoktur. Hiç olmadı. Olsaydı, bu tanrılardan biri, niçin saklayayım, Breton olurdu. Kimisi, sizi şiiriyle allak bullak eder. Kimisi, düşünceleriyle. Kimisi, resmi, yontusu, bestesiyle. Breton bunlardan hiçbiri değil, ama tümü, hattâ daha fazlasıydı. Dünyayı sarsmak, sanatla yaşamı birleştirmek, aklın zorbalığına son vermek, yaratıcılığın ana kaynaklarına inmek, rasyonalist burjuva kültürünün, sanatının yüreğine, insanoğlunun çılgınlıklarından, tutkularından, pisliklerinden, açlıklarından, doyumsuzluklarından oluşan hançeri (benzetmeyi bağışlayın) batırmak istiyordu.
Batı sanat tarihi, Rönesans’tan günümüze, adına gerçeküstücülük denen bu deprem gibi, bir sarsıntı geçirmemiştir. Çünkü gerçeküstücülük, empresyonizm, sembolizm, fovizm, kübizm v.b. yalnızca bir sanat akımı değildir.
O, Hegel’le, Prudhon’la, Fourrier, Marx ve Freud ile dünyayı kucaklamak ve değiştirmek istiyordu. Rimbaud’nun “insanı değiştirme” özlemiyle Marx’ın “dünyayı değiştirme” önerisinin birbiriyle çelişmediğini, çelişmek şöyle dursun, birbirlerini bütünlediklerine inanıyordu. Bu nedenle de, gerçeküstücülüğün daha ilk gününden bu özlemini dile getirmiş, devrimi sanatın gündemine almıştı. Devrim, hem altyapıda, hem üstyapıda gerçekleştirilmeliydi. 1924 yılıydı (gerçeküstücülük bildirgesinin yayımlandığı yıl) Sovyetlerde henüz Stalin dönemi ve Jdanov’un sanata “katkıları” başlamamıştı.
Breton, geleceği gören bir falcı gibi, sanatın özerkliğini, bağımsızlığını, özgürlüğünü ve kendi içindeki devrimini, hiçbir ideolojik sapmaya kapılmadan dile getirmişti. Burda, gerçeküstücülüğün kısa da olsa tarihini anlatacak değilim. Her sanat akımı, önünde sonunda doğar, yaşar ve ölür. Önemli olan ardında bıraktıklarıdır.
Gerçeküstücülük de doğdu, yaşadı. Ama gerçekten öldü mü? Bunuel’in filmlerini; Picasso’nun, Dali’nin, Miro’nun, Toyen’in, Max Ernst’in, Picabia’nın, Magritte’in resimlerini bıraktı ardında. Aragon’un, Eluard’ın, Tzara’nın, Peret’nin şiirlerini. Ama yalnız onları değil, Marquis de Sade’ı, Rimbaud’yu, Jarry’yi, Lautreamont’u sanatın gündemine taşıdı.
Ama bunlar kadar önemli, hattâ belki daha da önemlisi, dünyaya, insanoğluna, onun yaratılarına, geçmişine ve geleceğine bakışımızı kökten değiştirdi.
Böylesi bir akıma öldü diyebilir miyiz?
Açtığım ayracı burada kapasam iyi olacak. Yoksa, gerçeküstücülüğün siyasa ve sanattaki yansımalarına, bölünmelere, komünizme yönelen gerçeküstücülere v.b. değinmem gerekecek ki konum bunlar değil. Kaldı ki o günlerde (1925-50 yılları arası diyelim) Türk yazar-çizerini ilgilendirmeyen bu konuların, bugünün okur yazarlarını ne denli ilgilendireceği konusunda hiçbir fikrim yok.
Benim anlatacağım, günün birinde, Fontaine Sokağı 42 numaranın kapısını, Yüksel Arslan ile birlikte nasıl çaldığımızdır.
Yüksel, benden iki yıl sonra atabilmişti kapağı Paris’e. Cauchois Sokağındaki evimizde kalıyor, bir an önce, Paris’i keşfetmekten çok fethetmek için sabırsızlanıyordu. Bir yıl önce Breton’dan bir mektup almıştı, Daniel Cordier Galerisindeki gerçeküstücüler sergisine katılması için. O sıralar ne gelebilmiş, ne de bir yapıtını gönderebilmişti. Ama şimdi, geç de olsa Paris’teydi. André Breton ise iki sokak aşağımızda oturuyordu.
Bir gün, resimlerini kolunun altına alıp, Breton’un kapısını çalmamızı önerdi. Böyle bir şeyin yapılamayacağını, kapı açılsa bile kovulacağımızı anlatmaya çalıştım ama, nafile. Sonunda, dayanamayıp Breton’un kapısına dayandık. Tabii, kapı duvar. Yüksel, bir kâğıdın üzerine “Je viens de Barbarie” diye başlayan bir şeyler yazıp paspasın altına koydu. Eh! nasıl olsa Breton bizi arardı.
Yüksel, Breton’un, hayatında kimseyi aramadığını bilmiyordu.
İkinci ziyaretimizi, birkaç hafta sonra gerçekleştirdik. Bu kez, Breton haberliydi ve biz genç Türkleri bekliyordu. Kapıyı kendisi açtı. Bizi içeri buyur etti. Yüksel ve ben nereye bakacağımızı bilemiyorduk. Masallardaki Ali Babanın mağarasındaydık sanki. (Masallar da gerçeküstüdür, değil mi?) Picasso’nun, Miro’nun, Picabia’nın, De Chirico’nun resimlerinin yanında, yeryüzünün dört bir yanından gelen halk sanatı örnekleri. Avrupa’ya ilk kez onun tanıttığı Amerikan yerlilerinin sanatı, Gabon, Fildişi Sahili maskları... Öylesine bir zenginlik ki başımız dönmüştü ve büyülerden büyülenmemek için bilmediğimiz tüm duaları okuyorduk.
Breton’un sorularını bu şaşkınlık içinde yanıtlamakta zorlandık. Bize, Türk gerçeküstücülerini soruyordu. Gerçeküstücülüğün Türk sanatındaki etkilerini. Çevrilen kitapları.
Gerçi, Yüksel, ilk ziyaretimizde “Barbaristan”dan geldiğimizi yazmıştı ama, Breton buna hiçbir imada bulunmuyordu. Biz de, Türk sanatı ve düşün dünyası adına, birkaç küçük yalanla bu soruları yanıtladık. Sonra, üstü tıka basa dolu masanın üzerinde açtığı yerde, Yüksel’in İstanbul’dan getirdiği resimleri sergiledik. Yüksel’in o dönem resimleri politik değil erotikti. Breton’un kapısını çalmamızın nedeni de buydu. Galerici Raymond Cordier, onun bu erotik resimlerden oluşan sergisini, önemli bir imza ile sunmak istiyordu Paris’li sanat-severlere.
Cezayir savaşının en korkunç günleriydi. Paris’te sokak başında bombalar patlıyordu. Hükümet, her tür başkaldırıya, özgürlük arayışına, bir kulp takıp, kitapları, dergileri, gazeteleri toplatıyor, filmleri yasaklıyordu.
Cordier, Breton’un bir yazısıyla sunulacak bu resimlerin, ahlâk polisinin hışmından kurtulacağını ummuştu.
Breton, resimleri ilginç bulduğunu ama bir sunu yazısı yazamayacağını söyledi. Sesi, ağzından çıkan sözcükler bugünmüş gibi kulağımda (çeviriyorum:) “N’aparsınız baylar, demokratik bir ülkede yaşamıyoruz.”
Bu tabii, Türkiye’den gelen iki genç sanatçıya söylenecek bir söz değildi.
Ne var ki Fransa’ya karşı Cezayirli direnişçileri tuttukları, işkenceyi gündeme getirdikleri için, Breton da, bir yığın Fransız aydını gibi kovuşturmaya uğramıştı o günlerde.
Breton’u anlayabilirdik.Yüksel’in resimleri için bir yazı kaleme almadı diye, kırılmadık kendisine. Yüksel’i bilmem, ama benim hayranlığımdan hiçbir şey eksilmedi. Artık Lepic pazarında karşılaştığımızda selâmlaşıyorduk, bu da bir şeydi.
Ben, her gün, Pigalle metrosuna doğru Clichy Bulvarından yürürken, sağ yanıma, onun stüdyosunun bulvara bakan büyük penceresine bakardım. Işık yanıyorsa, Orada, derdim kendi kendime, yazmıyorsa da düşünüyor. Düşünmüyorsa da düşlüyor.
Binlerce nesne arasında, resim, fotoğraf, mask, statü... Paris’in orta yerinde, yeryüzü halklarının binlerce yıllık sanat yaratılarının ortasında. Onların doğal mirasçısı olarak. Yarın doğacak güneşin aynı güneş olmamasını dileyerek. Dünyayı değiştirmek derken, temelinden değiştirmek istiyordu. Sözcüklerin gücünden çok, yaratıcı kişinin düş gücüne, bu gücün tılsımına, büyüsüne inanıyordu. Tek bir sözcükle, olağanüstüye.
Pigalle metrosunun merdivenlerinden inerken kendi kendime, Ne mutlu sana ki böylesi bir insanla aynı zamanı ve aynı mekânı paylaşıyorsun, derdim. Işığı yandıkça, yaşamaya da, yazmaya da devam edebilirsin. Değer.
SON SÖZ
Aslında ilk söz olmalıydı. Çünkü, aşağıda vereceğim bilgiler yazdırdı bana bu yazıyı.
André Breton 1966 yılında gözlerini yumdu.
Fontaine Sokağı 42 numaradaki müze-evi, ölene değin eşi Elisa daha sonra da kızı Aube tarafından olduğu gibi korundu.
Yaklaşık kırk yıl sonra, kızı ve torunu, Fransız Devletinden hiçbir ilgi görmedikleri için, Breton’un mirasının haraç-mezat satılmasına karar verdiler.
1-17 Nisan tarihleri arasında, Paris’in ünlü Hôtel Drouot salonlarında, bir insana değil, bir döneme, bir yüzyıla damgasını vurmuş bir sanat akımına, gerçeküstücülüğe ait bu eşsiz, hiçbir zaman bir araya getirilemeyecek hazine dağılacak. Kapanın elinde kalacak.
Satışı düzenleyen müzayede kuruluşu, ana başlık olarak adresi, “42 rue Fontaine”i seçmiş. Haklı. Çünkü haraç-mezat satılan bir ömrün geçtiği mekân.
8.000’i aşan “nesne”nin satışa sunulacağı haraç-mezatta şu kalemler yer alıyor:
1/ Kitaplar. 2/ Elyazmaları. 3/ Halk sanatları, sikkeler. 4/ Modern tablolar.
5/ Fotoğraflar. 6/ İlkellerin sanatı.
Aralarında, fakirin de bulunduğu 3.000’i aşan yazar, çizer, düşünür, filozof, ressam, sinemacı, Breton’un mirasına dokunulmaması, olduğu gibi korunması için çağrıda bulundu.
Kim bilir, belki de çağrıyı Fransızların sağır sultanı değil de Amerikan sanat vakıflarından biri duyar.
Mart 2003
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder